Çağla Göksel Çakır: Nota, Efsane, Seyr-Ü Süluk Ya Da Ali Günvar Şiiri

  • 25 Şubat 2017

Lirik yazan bir kalem Ali Günvar. Duygularını alabildiğine coşkulu yansıtır şiirlerinde. Müziğin karşı koyulmaz akımına bırakır kendini en çok. Mısraları adeta notalarla aynı ritimde dizilir kâğıda. Onu okurken kendinizi bir nota kitabının sayfaları arasında ya da operada hissedersiniz. Kimi şiirinde Bach’ın 3. orkestra süitindesinizdir kiminde Metallica’nın ‘Nothing Else Matters’ şarkısının tatlı-sert melodisinde kiminde ise Beethoven’ın ‘Re Majör Keman Konçertosu’nun titreşimleri arasında…

Nasıl ki müzisyenler, notaları seslendirirken solfeje dikkat ederse; sizin de Günvar şiirini kavrayabilmek için onun mısra sesini yakalamanız; yönettiği orkestranın ritmine ayak uydurmanız gerekir. Şair-Yazar Ebubekir Eroğlu da şiirde ritmin önemine vurgu yapar. Şiiri; kültür, tarihsel birikim, duyum, düşünce ve dilin evreleri bağlamında ele aldığı ‘Geçmişin İçindeki Geçmiş-Şi’r-i Kadim Üzerine Deneme’ kitabında, şiir dilinin; ritim ve içerik olmak üzere iki nitelik üzerinden şekillendiğini belirtir Eroğlu. Farsça’da ilk gazellerin, aşk ve şarap konulu şarkılar olduğunu anlatır. Şiir-ritim birlikteliğinin odak noktasını ise şöyle dile getirir: “Şiirde ritmin oluşması, söyleyişin herkesi kapsayacak bir forma ulaşması anlamına geldiği gibi, gözden geçirdiğimiz konu bağlamında söylersek; Türkçe’de aruz vezninin yetkinlikle uygulandığı bir alanı bulmuş olması demektir.”

Ebubekir Eroğlu, modern Türk şiirinin kaynaklarını ele aldığı ‘Modern Türk Şiirinin Doğası’ kitabında, eski kültürlerde şiirle müziğin atbaşı gittiği, ritmin ise şiir ve müziğin müşterek algılanabildiği bir alanda var olduğunu ifade eder. Buna karşın çağımızda (90’lardan sonra) şiirin müzikle ilişkisinin krize girdiğinden bahseder: “Şiirin müzikle ilişkisinin krize girmiş olması, çok yeni ve aslında çağımıza özgü bir olgudur. Zira, modern şiirin uç örneklerde kazandığı ritim, senfonik müzikten kopuk değildir. Bizim eski şiirimizin ritmi ise zaten eski musikimizden bağımsız düşünülemez.”

Ali Günvar tam da Eroğlu’nun sözünü ettiği modern şiirin uç örneklerinden biri. Onun mısralarının yakaladığı ritm, senfonik müzikle iç içe. Şair, son şiir kitabı ‘Ricatlar Kitabı’ adlı eserinde bunu net bir şekilde ortaya koyar. Nitekim kitaptaki şiirler, bir opera sanatçısının repertuarı gibidir.

EFSANE VE SENFONİNİN RUHSAL HAYKIRIŞI: RİCATLAR KİTABI

Hayli zordur Ali Günvar şiirinin içine girmek. Onu okumak, kavramak ve dahi özümsemek… Kendini açmak için yoğun çaba ve belirli bir entelektüel birikim ister okurdan her bir mısra… Şair Vural Bahadır Bayrıl, ‘Entel değil entelektüel şair’ başlıklı yazısında, Günvar’ı ‘Ricatlar Kitabı’ (Mühür Kitaplığı-Ocak 2013) özelinde tahlil eder. Günvar’ın mısralarını anlayabilmek adına birkaç ipucu verir okura Bayrıl: “Ali Günvar’ın yazdığı şiire yaklaşırken en azından bilmemiz gereken iki teknik terim vardır. Bunlardan biri, Eliot’ın ta geçen yüzyılın başlarında söz ettiği ‘mitik yöntem’dir. Şöyle tarif eder Eliot; ‘Mitik yöntem günümüz tarihi denen bu muazzam boşluk ve kargaşa panoramasını denetim altına almanın, düzenlemenin, ona bir şekil ve anlamlılık kazandırmanın bir yoludur.’ İkincisi ise ‘dramatik monolog’dur. Bu iki ana öğenin kaldıraç etkisiyle kurulmuştur ağırlıkla Ali Günvar’ın ‘şiirsel aygıt’ı…”

Bayrıl daha sonra ‘ricat’ kelimesinin anlamı üzerinde durur. Kelimenin Arapça’daki manası ‘vazgeçme’dir. Kitabı dikkatlice okuduğumuzda zaten şairin de kelimeyi, ‘vazgeçiş’ anlamında kullandığı açıktır. “Ricatlar Kitabı’nın bir başka ayırıcı unsuru, Ali Günvar’ın ilk şiirinden neredeyse son yayınlanan şiirlerine kadar hep tutkulu bir biçimde vurguladığı müzik ile içli dışlı olma halinin adeta kristalize olmasıdır.” der Bayrıl. Şairin müzikle ilintisini, kitaptaki şiirlerin başlıklarını okuduğunuz ilk anda fark edersiniz: ‘Yıldız Prelüdü’ (bir sahne yapıtından önce seslendirilen müzik parçası), ‘Noktürn’ (gece müziği), ‘Rapsodi’ (millî ezgilerden oluşturulmuş müzik eseri), ‘Kozamın Derinliklerinde Mütasyon (aşk şarkısı)’, ‘Kontralto (en kalın kadın sesi) Karşılaşmalar (sürgünler korosu)’, ‘Varoluş Titreşimleri (arya)’, ‘Galateia Güzellemeleri (sol minör adagio)’, ‘Kurgular ve Düşlerde Zaman (re mojör piyano konçertosu)’, ‘Nothing Else Matters’ (Metallica’nın parçası)… Günvar, sadece şiir başlıklarında müzik terimlerine yer vermez, doğrudan notaları şiirinin yapısına eklemler. Bahadır Bayrıl, bu tarzın, Türk şiirinde ilk kez uygulandığını söyler ve ekler: “Şair okuru, okuduğu şiirin müzikle ilişkisini kurmaya adeta mecbur etmiştir. Elbette, şiirler içinde yer aldığı notalara, parçalara dikkat edilmeden de okunabilir, buna elverişli bir yapı vardır. Fakat okurun entelektüel ilgisi şairin bizi yolladığı müzikal kosmosla birleştiğinde şiirin varlıksal ve algısal alanı birdenbire olağanüstü bir genişliğe, derinliğe ulaşmaktadır.”

Ali Günvar, hayatını müzik üzerine kurar, ömür binasını melodilerle yükseltir. Yaşam onun için kimi zaman tatlı-sevinçli, kimi zaman acılı-hüzünlü bir ezgidir. Tabiat da başlı başına bir musikîdir şaire göre. Rüzgâr, deniz ve yağmurun sesine kulak vermesi ondandır. Kainatı ilahî bir musikî gibi dinler şair. Günvar’ın Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ithafen Yedi İklim Yayınları’ndan çıkardığı ‘Eyzan’ (Eylül 1997) isimli kitabında doğadaki seslere dikkat kesilişi bundandır. Eyzan, ‘keza, öyle’ anlamına gelir. Manevîyat yüklü şiirler yer alır eserde. ‘Rüzgâr Gazeli’ şiirinde Günvar’ın tasavvuf yolunda olduğunu anlarız. Ki şair, bu şiiri mürşidi için kaleme almıştır. Tasavvuf, bütün benliği ile Allah yoluna bağlanmaktır. Nefsi yok edip saf bir kalple Aslolan Aşk’a ulaşmaktır hedef. Mutasavvıflık, sünnete uymak ve Ashâb-ı Kiram’a tabi olmaktan geçer. Fakat sünnete riâyet etmek, sabır ve tahammül ister. Mutasavvıf, Hakk’a ulaştığı zaman ‘sûfî’ olur. Bu yolda sebat etmek nasıl kazançsa, vazgeçmek de aynı derecede kayıptır. Günvar’ın ifadesiyle ‘heyelan’dır. Şimdi şairin ‘Rüzgâr Gazeli’ne kulak verelim:

“cümbüşlü esâtîri solar kuş gözü camın,

gönlünde Vedâd,

sim geceler sûra nişandır

seyreyle elest bezmini sen muğbeçelerde,

aşkın yolu kalbindeki ateşle virandır.

Mürşid

seni aldıysa yakîn içre ey âşık,

Rabbinle buluşmuş gibi,

isrin cevelândır.

pes heyelandır…”

Her zaman ses duyulmaz Günvar şiirinde. Bazen çıt çıkarmaz, ‘lâl’dir dizeler. Aynı adlı şiirde, hüzün ve kuşkuyla dilsiz kesilmiştir şair. Yeniktir sözleri, metruktur anıları, ölüdür ahvali:

“kuşkuyla yiterken yeni yüzler

mülkünde karanfil deren avcı

suskunluğa avazeyi gizler.

metruk anılardan süzülür şal.

ağzında çileklerle biter hin.

dehr ölmeden evvel ölür ahval.

sessiz,

çöker ahenge melalin,

camlarda cihansuz geceler

lâl…”

‘Eskiyen Şarkı’da ise çağın korkutucu suretiyle yüzleşmekten donmuştur ses:

“gün döner.

afakta yansır perdesi.

imsiz akşam göllerinde sim kuğu…

korkulu meydanların sonsuzluğu

titretir camlarda donmuş bir sesi.”

Şair, gönül vermiştir Resûlullah’a. Kitaba ismini veren ‘Eyzan’ adlı şiirinde bu aşk uğruna her türlü bedenî ve kalbî acıya katlanmaya hazır olduğunu ifade eder Günvar:

“boşalan günleri geçtik.

yarı açtık

yarı tok

aşk,

can yakarak geçti omuz başlarımızdan.”

Peygamberî aşk güftesini mırıldanır ‘Sis Şarkısı’nda şair. Narin bir güldür bu duygu, onun kalbinde. Afaktır. Ulaşılması zor ve zahmetli de olsa çepeçevre sarmıştır tüm benliğini. Bazen neş’e, bazen suskunluk, bazen şaşkınlık, bazen de kaçıştır gönlün dar sokaklarından aşk. Çaresiz kalınan zamanlarda ise serzeniştir En Sevgili’ye (sas):

“ince bir güldür, dağılmış gönlünün sözcükleri.

puslanır peymanelerden yansıyan dinginliğin.

dar sokaktan kurtulup firar eder sim aynalar.

bil ki enfüs içre afaktır senin zenginliğin.

şimdi sessizliklerin deryasıdır, ıssız ve loş.

kah çakar kah titreşir ruhunda aşkın neş’esi.

susmuş ahengin ve gerginliklerin şaşkınlığı.

sisli yapraklarda çınlar serzenişler perdesi.”

Naat da yazmıştır Ali Günvar, Allah Resûlü için. “efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir/ miyan-ı aşıkanda iştiharım varsa sendendir” dizeleriyle başladığı Naat’ında, tüm varlığını O’na (sas) adamıştır.

‘KÂBE KAVSEYN EV EDNÂ’

Yönümüzü yeniden Ricatlar Kitabı’na çevirelim. İzmirli şair, doğduğu toprakların da etkisiyle Antik Yunan (Roma) mitolojisine hakimdir. Günvar’ı okurken çok Tanrılı dönemlere ait efsane ve masalların içinde bulursunuz kendinizi. Her an bir Yunan tanrısı, tanrıçası yahut peri ile karşılaşabilirsiniz. Üstelik şair, efsanelerle opera şarkılarını ustaca birbirine adapte eder. Ortaya eşi görülmemiş entelektüel düzeyde şiirler çıkar. ‘Yıldız Prelüdü’ adlı şiir, Günvar’a özgü yepyeni bir Yunan efsanesidir tabiri caizse. Antik Neopolis’teki (bugünkü Kuşadası) Lethe Nehri’nin kıyısında geçer hikâye. (Lethe, Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasında (Hades) akan nehirlerden biridir.) Güneş tanrısı Apollon’un, Titan Okeanos’un kızı peri Melia’yı kaçırmasını anlatan efsaneyi konu edinir şair. Şiiri okuyunca efsaneyi anımsar ve Kaanthos’un, kız kardeşi Melia’yı Apollon’dan kurtarmak isterken can verdiğini anlarız:

“bıraktım gövdemi

lethe kıyılarının yanan kumlarına

ve neopolis

bir rüzgar sedasıyla doldurdu küllenen duyularımı.

ve kaanthos,

mabetler yakarak temizledi iffetini kız kardeşinin.

ama yine de okuna takıldı canı

güneşin efendisinin.”

Ali Günvar, zihnindeki orkestranın etkisiyle şiirinin kıtaları arasına J. S. Bach’ın 3. orkestra süitinin notalarını serpiştirir.

‘Noktürn’ şiirinde Yunan mitolojisinin kahramanlarından Lidyalı Arakhne isimli yetenekli kız çıkar karşınıza. Mısralar aracılığıyla efsaneye yoğunlaştığınızda, ‘sanat, zekâ ve strateji tanrıçası’ Athena ve Arakhne arasında geçen dokuma yarışmasına şahitlik edersiniz: Arakhne, tanrıça Athena’dan daha üstün bir dokuma yeteneğine sahip olduğunu iddia ederek Athena’yı kızdırır. İkili arasında yarışma yapılır. Atina (Athens) kentine kendi adını veren zafer Tanrıçası Athena, ‘denizler, depremler ve atlar tanrısı’ Poseidon’u yendiği savaşın bir sahnesini dokur. Arakhne ise ‘gökyüzü ve şimşek tanrısı’ Zeus hakkında bir dokuma yapar. Athena, kızın dokumasının kusursuz olduğunu kabul eder ama konu seçimi onu çok kızdırır. Sinirden kendini kaybederek Arakhne’ye saldırır. Kız kaçar ve utancından kendini asar. Athena, acıdığı Arakhne’yi bir örümceğe çevirir. Bu arada Arakhne, Yunanca’da örümcek anlamına gelir.

Günvar, ilham aldığı efsaneler aracılığıyla gerçek hayatta hissettiği derin hüzün, acı, çaresizlik ve çıkmazları yansıtır. Belki de insanoğlunun merhametsizlik, canilik, haset, vahşet, hırs, kibir, öç alma gibi kötü huylarından kaçışın yollarını arar. Hasılı dünyanın çirkin yüzünü görmemek adına efsanelere sığınır. Müzik ve mitoloji, şairin dünyadan vazgeçip sonsuzluğa doğru yol alırken mola verdiği duraklardır adeta. Muhakkak ki Günvar, dünyanın geçici olduğunun idrakına varmış; kendini ebediyete ve Aslolan’a adamıştır. Zaten ‘ricat’ın, ‘vazgeçme’ manasına geldiğini daha önce belirtmiştik. Dilerseniz şimdi efsanevî temasıyla ilgi çeken ‘Noktürn’den birkaç dize paylaşalım:

“ben lidyalı arakhne

su perileri izlerdi

gergef işlerken ellerimi

kıskanç tanrıçanın ilenciyle

takılırdım ağlarına

işlediğim desenlerin.

bilmem şimdi anlar mısın acımı?

duyar mısın hüznümü yüreğinde?”

‘Varoluş Titreşimleri’ adlı şiiri Peygamberimiz’e ithafen yazar Günvar. Dünyanın çilesi, hüznü, çaresizliği, pislikleri, kokuşmuşluğu, gayriahlâkî ilişkileri ve günahlarından O’na (sas) sığınır. Dünyadaki kötülükler, şairin el, göz ve yüreğine kara çalmaktadır. Biliyor ve inanıyordur ki; huzur/kurtuluşa yalnız Nebi’nin yolundan giderek erecektir. Derdinin dermanı yalnız O’ndadır:

“ve tepebaşının kaldırımlarında

çürüyen sevi

kokuşmuş dereciklerle sızıyordu

meyhane kapılarındaki birikintilerde yakamozlanan

neon süprüntülerine.

efendim derdimin dermanısın sen

odun kesiyordum güney dağından

ve kömür yakıyordum ormanda

yüzüm duman rengi toz ve kül lekesi

şakaklarımda gri saçlar

ve on kara on parmağımda…

odun kesiyordum güney dağından

ve hiçbir şey bilmiyordu konuşanlar

ve bilenler susuyordu

ve kömür yakıyordum ormanda

ve rüzgar fısıltılarıyla akıp

bitiyordu hayat”

  1. Bahadır Bayrıl’ın ifadesiyle Ali Günvar, içinde bulunduğumuz yıkıcı modern zamanda şair öznenin, ilahî olana doğru yolculuğundaki ‘vazgeçiş’lerini serer önümüze: “Kitaptaki son şiir ise üç kere bir çığlık gibi tekrarlanan Necm Sûresi’nden bir alıntıyla biter: ‘Kâbe kavseyn ev ednâ’ (iki yay kadar ya da daha az). Bilindiği gibi ‘vazgeçiş’ yolunda apayrı bir merhaledir bu da.”

Şairin ‘Kurgular ve Düşlerde Zaman’ şiirinin sonunda yer alan ‘kâbe kavseyn ev ednâ’ nidası, Necm Sûresi’nin 9. ayetinde geçer. Sûrede Efendimiz’in mi’râc hadisesi anlatılır. Resûlullah, bir gece Mekke’deki Mescid-i Haram’da (Kâbe-i Muazzama’nın Hatîm mevkiinde) yatarken, Cebrail (as) gelip mübarek göğüslerini yarar, kalbini zemzem suyu ile yıkadıktan sonra içini iman ve hikmetle doldurup eski yerine koyar. Sonra beyaz bir binek olan Burak ile Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya uçarlar. Orada bütün peygamberlerin ruhlarına imam olup namaz kıldırır. Ardından yüceliklere yükseltici bir mi’rac (manevî asansör) ile göklere çıkartılıp yedi kat semayı bir bir dolaştırılır. 1. kat semada: Hz. Adem’le, 2. katta Hz. İsa ve Hz. Yahya, 3. katta Hz. Yusuf, 4. katta Hz. İdris, 5. katta Hz. Harun, 6. katta Hz. Musa ve 7. katta Hz. İbrahim ile görüşür. Melekleri, Cennet ve Cehennem’e kadar tümüyle ahiret hayatını müşahede eder. Bütün mülk ve melekût âlemlerini dolaşır.

Cebrail daha sonra Peygamberimiz’i daha da yükseklere çıkarır. Nihayet varlıklar âleminin son sınırı olan Sidretü’l–Müntehâ’ya (son sidre) ulaşırlar. Cebrail, “İşte burası Sidretü’l–Müntehâ’dır. Ben buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam, yanarım.” der. Cebrail’i geride bırakan Allah Resûlü, burada Refref’e binerek Arş–ı A’lâ’ya urûç eder ve tâ ‘Kâbe kavseyn’ olarak belirtilen ‘imkân dairesinin bitiş, vücûb dairesinin başlama sınırına’ ulaşır. Huzûr–u Kibriya’da Zât–ı Akdes’e ok yayının iki ucu kadar, hattâ daha fazla yaklaşır. Cemâlullah’ı perdesiz ve vasıtasız olarak müşahede eder, Onunla zaman ve mekândan münezzeh olarak konuşur…

 

‘Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ.’ (Böylece iki yay mesafesi kadar, (hatta) daha yakın oldu) ayeti, tasavvuftaki ‘seyr-ü süluk’a işaret eder. Süluk, bir yola, bir mesleğe girme, riyazet manasındadır. Bu yola girene ‘salik’ denir. Seyr-ü süluk, tasavvufta ‘manevî yolculuk’ demektir. Seyahati tamamlamayana ‘sülük’ denir. Bir tarikata girerek seyr-ü süluka başlayan mutasavvıf ise; ‘salik’, ‘ehl-i süluk’, ‘seyyar’ ve ‘müsafır’ gibi isimlerle anılır. Seyr-ü süluk, kişinin kendi başına yapabileceği bir iş değildir. Önce bir tarikata girilmesi, bir mürşide bağlanılması gerekir. Salik, süluku boyunca dünyevî ilgi ve ilişiklerden kesilerek nefsini arındırır, kötü huylardan kurtularak ahlâkını güzelleştirir; böylece Allah’a ulaşma yeteneği kazanır.

Salik, seyr-ü sülukta dört aşamadan geçer. Bunlar, velilik-mürşidlik makamlarıdır. Birinci mertebeye ‘seyr-i ilallah’ (Allah’a yolculuk) denir. Bu mertebenin özü, nefs menzilinden kalkıp gerçek varlığa (Allah’a) doğru yürümektir. Bu yolculuk, çoklukta (kesret) birlik (vahdet) kavrandığı zaman sona erer. Seyahatin ikinci mertebesine ‘seyr-i fillah’ (Allah’ta yolculuk) denir. Bu seyr sırasında salik, Allah’ın nitelikleriyle (sıfatlarıyla) donanır; Yaradan’ın isimleriyle gerçeklik kazanır. Buna karşılık bütün beşerî nitelikleri yok olur.

Seyr-ü sülukun üçüncü mertebesi ‘seyr-i ma-Allah’ (Allah ile yolculuk) adını alır. Bu seyir sırasında ikilik ortadan kalkar; salik ilahi teklik makamı olan Ahadiyet’e ulaşır. Bu makam mutasavvıflar tarafından ‘kâbe kavseyn ev ednâ’ (Necm, 53/9) makamı olarak da anılır. Manevî yolculuğun dördüncü mertebesini ‘seyr-i anillah’ (Allah’tan yolculuk) oluşturur. Bir anlamda Cenab-ı Hakk’a yükselen salikin dönüş yolculuğunu dile getiren bu seyr, birlikten çokluğa (vahdetten kesrete) geri geliştir. Diğer bir deyişle talipleri aydınlatmak, irşad etmek, onlara yol göstermek için Allah’tan halka dönüştür.

Ali Günvar, ‘Kurgular ve Düşlerde Zaman’ şiirinde sanki bu manevî yolculuğa davet eder okuru. Anlarız ki, o da ‘seyr-ü süluk’a baş koymuştur. Şair, ‘seyr-i ma-Allah’ mertebesine ulaşmış mıdır bilinmez ama biz tüm saliklerin ‘seyr-i anillah’a kadar ermesi niyazında bulunalım. Ve yazımızı Günvar’ın ilahî seyrini yansıtan dizeleriyle nihayete erdirelim:

“ve hatme erdi vâkıa.

ve birleşip uzlaşmaz dönencelerimde doğum ve batım,

belli belirsiz aralıklarla

işitildi muhayyilemin cidarlarında:

kâbe kavseyn ev ednâ

kâbe kavseyn ev ednâ

kâbe kavseyn ev ednâ…”

 


Çağla Göksel Çakır

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ