Bircan Çelik: Şair Kadınlar Eril İktidarın Karşısında Savaşıyor

  • 04 Mart 2017

Şair Kadınlar Eril İktidarın Karşısında Savaşıyor

Eril bakış açısıyla: kadın çiçektir, kadın şiirdir, kadın aşktır gibi… literatüre geçen ifadeler, sistemin kurguladığı ve özünde kadını pasifize eden söylemlerdir. Derdi olan bir şeyler yazar; keza, şiirde buna çokça rastladığımız gibi, diğer edebiyat alanlarında da böyledir; eğer, kadın, yaşadığı coğrafyanın kültüründen mutlu olsaydı; belki de yazma gereği duyumsamayacaktı ve sesini kimse duymayacaktı. Etki-tepki doğuran unsurlardan eylemsel varlığa dönüşüyor kadın dili. Oldukça karışık olan eril iktidardan sıyrılmak için savaş veriyor kadın! ‘Kadının üstünlüğü’ gibi ‘kurmaca’ sözler bir yanılsamadır insan değeri yanında.

Ataerkil yapının, hâlen yaslandığı “tek”li cinsiyet sistemiyle, kadının üretimdeki yerini, emeğini ve bedenini denetleyen otorite, eril iktidarın kadın üzerindeki ağır eli, kurumsallaşan ve bağımlı kalınan geleneğin sözcüsü olmaktan başka bir şey değildir. Kadının namuslu olması, toplum kurallarına uyan ve aile içinde kabul görmüş davranışları sergilemesiyle doğru orantılıdır. Ataerkil yapılanmanın yükselişi ise, daha çok cinsiyetler değişiminde ortaya çıktığı görülmektedir.

            Kadın dil’i erkek dil’inden farklı mıdır?

Böyle bir ayrımın yapılması cinsiyetçiliği işaret edeceğinden, bu dil’i cinsiyetçi bakış açısıyla yorumlamak olur. Toplumda, önceki çağlardan gelen kalıntıların baskın olduğu düşünülürse; her çağın kendine öz bir biçim ve dil özgürlüğüne ihtiyacı olduğunu da sindirmek gerekir. Cinsiyetlerin dil benzeşmezliği olası durumdur. Dil’i, şiir düzlemine indirgediğimizde, dil farklılığını açıkça görmekteyiz gibi, psikozun içinden, bu saplantılı düşünceyi aldığımızda üretilen ve ayrışan şiir ve edebiyatın değeridir.

            Peki; dili değiştirmeden toplumu değiştireceğimize nasıl inanırız?!

Bu konuya Luce Irigaray şöyle yaklaşıyor:

                                 Çözümlenen sözceler, cinsiyetler arası ilişkiler bakımından erkekler ve kadınlar arasında önemli bir farklılık olduğunu ortaya koymaktadır. Kadınlar söylemlerini cinselleştiriyor. Tıpkı somut özelliklerini   şeylere ve nesnelere yükledikleri gibi cinsiyetli muhataplara hitap ediyorlar. Erkeklerse muhataplarının cinsiyetini dikkate almıyor; ya sadece eril                      muhataplara [ ils] hitap ediyor ya da eril ben ile eril o/onlar    arasında geçen bir konuşma tarzı oluşturuyor. Bu, bilinçli olmayan bir cinsel seçim yapıldığına işaret      etmektedir.[1]

Demek oluyor ki, dil’i değişebilir kılarak ‘öteki’, ‘sen’, ‘o’, ‘dişil’, ‘eril’ söylemlerin, toplum kuralları karşısında, gereksinimler gereği, her iki cinsiyetin de bu baskıdan kurtularak edebi kültürün gerçekliğiyle, evrensel şiir dil’ine evrilme zorunluluğu çıkıyor karşımıza. Mallarmé: “Şair, ilkin bir yurtseverdir ama ulusal dilden çok verili bir evrensel bilinçaltı ritmik’e sadık kalır. Şiir praksisi erotik bir etkinliktir ve arzular ve itkiler, şairi ‘tuhaf olana’ yani ‘öteki dile’ iter” demiştir.

            Şiirin aidiyetlerle bağlantısı var mıdır, sorun olan dil midir?

Bu durumda, dil’le şiiri ayrı tutamayacağımız gibi, aidiyetler kapsamında değerlendirmek, politik bir zemine taşıyarak kültür çatışmasına neden olacaktır; dolayısıyla, hiçbir şey kazandırmayacaktır edebiyatımıza.

Çağlar öncesinde Kibele, İsis; sonraları İbni Arabi’nin Nizam Hatun’u; mitolojik öyküler, dinsel metinler, destanlar yazarak, türküler söyleyerek, keza, yontular ve tabletlerde kadın yaşamlarına tanıklık ediliyor. Mezopotamya’da yapılan kazılarda bulunan tabletlerde, ilk kadın şair olan Enheduanna’nın yaşadığının tespiti yapılır. Semavî dinlere kadar Enheduanna (M.Ö. 2300), Sapho (M.Ö.615-570), El-Hansa (ölm. 645) bu dönemlerde şair kadınlar görürsek de, kadının özgürlük alanını sınırlayan Tevrat’taki kurallar, daha sonra, bütün dünyayı etkilemiş ve tanrıçalar, birer birer yok oluyor; dolayısıyla, tanrı da erkekleşiyor. Tanrıçaların yerini tanrıların almasıyla, kadınların, doğaüstü güçler ve insanlar arasındaki bağı sürdürenler olarak kutsal ilişkinin de değişime uğradığı tespiti yapılır.

Hitit uygarlığının başat kentlerinden biri olan Sam’al ya da Karatepe kentinin girişinde yıkık duvarların üzerinde bir levha göz çarpar, levhada şunlar yazmaktadır: “Biz bu kenti barış ve mutluluk için kurduk, biz bu kentin tuğlalarını barış için tek tek yerleştirdik, BİZ İPLİK EĞİREN KADINIMIZI MUTLU ETTİK.[2] demişlerdi.

Bugün, bu ayrımı, aynı platformda ve aynı edebiyat kulvarı paylaşıldığı hâlde, ki çoğu zaman da bilinçli olarak, şiirde her iki cinsiyetin barışı sağlanamıyor. Kadın dil’i ile erkek dil’inin aynılığı değil anlatmak istenilen; sadece, anlaşılırlıktır amaç. İki karşı cinsiyet olan şairlerin yabancılaşması demek, ortada var olan şiir boşluğunu doğuruyor.

            Dişil dil’deki feminist söylemler şiirlere nasıl yansıyor?

Türkiye’de 1990’larda feminist hareket, geçmişte suskun kalan toplumsal izleri tekrar gündeme getirdi. Feminizm yönünde yapılan çalışmaların gelişmesiyle, kadın tarihi yazılmaya başlandı. Yapılan araştırmalarda, “kadın” öznenin, toplumsal düzeyde değerlendirilmesi önemli bir gelişmeydi; oysa, şöyle bir gerçek vardı: içinde bulunduğumuz toplum, kökleşmiş eril yapılanmanın deneyimlerine yenik düşen ve keza görmezden gelinen bir durumdu. Türkiye tarihi yazılırken eksik bırakılan zihniyeti göstermekti amaç. Geçmişe bakarsak, Sanayi Devrimi sonrası, kadının çalışma hayatına girmesiyle birlikte, kadın, erkek işçilerin rakibi hâline gelmiştir. Kadın, doğurgan özelliğiyle anne ve eş olma dışında, toplumsal hareketin içinde gereksizliği düşünülmüştür. Aşksızlığa mahkûm edilen resmi ideolojinin kadınları, evin içine hapsedilerek; evine, kocasına, çocuklarına hizmet eden bir ‘nesne’ olarak yüceltilmiştir.

Şair kadınlar, 60’li ve 70’lı yıllarda şairlere ait bir arenada savaş veriyordu; erkeğin gözünden dünyayı algılıyor ve onların bakış açısıyla şiirlerini yazıyorlardı. ‘Erkek dili’ olan şiirde, ‘şair kadınların’ kendi dil’ni şiire dönüştürmeleri öyle kolay olmadı. Ilımlı cinsiyetçiler “kadınlarla erkekler eşittir ama farklıdır” ilkesini özlü söz olarak benimserler.

            Şükûfe Nihal (1896-1973), Tanzimat sonrası edebiyat alanına giren kadınlar içinde şiire en çok yaklaşmış olandır; ayrıca, eşinden yasal yolla boşanan ilk şair kadındır; kadınla ilgili genel konulara değinmekten çok kendi iç dünyasına eğilmiş, duygularını aktarmayı temel edinmiştir; kadın olarak önemli bir özelliği, iki kez evlenmesine karşın, eşlerinin soyadını şiirlerinde kullanmayışıdır. Şükûfe Nihal’in eril iktidarın pençesinde nasıl sanat yapabildiğini görmeyenlere karşıdır dizelerindeki muhalif tutumu. O dönem şiirin sesi erkektir, o sesi ‘baykuşlar’ eğretilemesiyle tanımlar.

                        Bak, yeryüzü iğrenç,
Vahşi ve karanlık,
Bin türlü zehirlerle, dikenlerle ne korkunç…
Gül renkli bulutlardan eser yok,
Yıldızları sönmüş,
San’attaki, rü’yayı, muammayı sezer yok,
Şi’rin sesi baykuşların âvâzı kadar bet…
Hülyalı bakışlarda gezen sır;
Yalnız para, şehvet!..[3]

 

Baykuş’un kulakları perdelidir, istedikleri zaman açıp istedikleri zaman da kapatırlar o perdeyi. Bu yırtıcı kuş, özellikle gece sessizliğinde avlanır. Uçarken kanatlarının sesi duyulmaz, sinsice avına yaklaşır; o yüzden, halk arasında uğursuz olarak bilinir baykuş. “Mavi” rengi gören tek kuş cinsi olduğuna göre ‘kadın’ın hem dil hem de özgürlüğüne gözünü diken’ ‘kuş’ bay’ olarak algılamak yanlış olmaz. Vahşi karanlık, zehir ve dikenler, para ve şehvet, derken şiir kişisi, tehlikenin ne kadar korkunç olduğunu anlıyoruz.

 

                        Sana çapkın, sana şuh, olgun dediler…

                        Kalbin bin bir aşk ile dolgun dediler…

                        Dediler, hep dediler, diyecekler de,

                        Seni kim anlayacak, ah, o eş nerde?..[4]

Ailede ve toplum içinde, kadın özgürlüğünün ilk temsilcilerinden ve savunucularından olan Şükûfe Nihal, kendinden önceki şair kadınlar gibi, erkek diliyle şiirini yazan değil, kadınca bakışı kendi duygusal döngüsü içinde konu edinir şiirlerine. Alıntılanan şiir örneklerini yerleşik bir düzen içinde incelemek olmayacağı gibi, şiirsel dil’in değerini, şairin özü açısından değerlendirmek bir tercihi ortaya koyar; bunu da, resmi kabule tepkidir, diye düşünmek gerekir.

            Gülseli İnal, kadın dilini tanımladığı yazıda şöyle der:

Kadınsı dilin dünyanın bize sunduğu rutin kabalıkların üzerinden bize ulaştığını hemen                                               görebiliriz. Dişil dil ve yaratıcısı kadın şairin bir toplumda bulunması o toplumun ilerleme ve                       uygarlık düzeyi göstergesidir. Kibele Tanrıça da bir şairdi, Meryem’de şairdi, Nizam hatun da.                  Şiir yazma eylemi bir doğurganlık etkinliği olduğundan bütün erkek şairlerin de doğurgan                           sayılabilecekleri kuşku götürmez. Kadın şair’ler de dilin belli bir sakınımla kullanıldığı;                         cinsiyetini dile aktarırken vakarla ve ağır başlılıkla yazdığı ve hep bir güzellik düşçüsü olduğu                    unutulmamalı.[5]

Kadınlar, zorunlu olarak edilgen durumda iken, başkaldıran, muhalif duruşlarını anlatacak kimse olmadığı için, karşılarında “güzellik düşçüsü” konumunda algılara göre yazmaları istenmiştir. Aile ve toplum baskısı yüzünden, ağır başlılığa sığınıp cinsiyetlerini saklamışlardır hep. Kadın masal kahramanı konumunda iken, dünyayı başka türlü yorumlaması da beklenmez şiirde. Yazdıklarının bedelini ödeyecek olan gene kadının kendisidir.

Gülseli İnal’ın “Taçlarım Nerede” şiiri Hermetizm paralelliğinde bu durumu doğrular niteliktedir:

 

                        buraya çıplak gelinir, zaman kaynağının gizli seraplarında
görünmeyen tiniyle hep çıplak hep saf, tükeniş
ırmağında yıkanılır, kam adına yapılır bu görünürün tin’i
olunur sonra, ansızın
bu köpüklü dalgaların ötesini düşlemekten gece bile püskürtür
kinini, vermez kızıllığını koynumuza yüzümüz asırlardır yalnız
ve bir beden haritası çiziyor bize aldatıcı gökyüzü
sürekli değişen süreksizliğin
altın harfi
güçlü yasalar bir yıldız kurdu
izniyle bizi büyük dairesine hapseder, geçmiş zamandan
bir ses ilmeği geçer boynumuza ve sesler tutuklar bizi[6]

 

Her insan dünyaya çırılçıplak gelir. Modern bilincin oluşmasında görünenle görünmeyenin bir takım fizik ötesi kurucularının ‘tin’ adını verdikleri ve her şeyin özü olarak benimsedikleri madde dışı yapısal varlığın, kadın üzerinde konumlanmasıyla birlikte zevk, mutluluk, tat alma gibi duyuları harekete geçiren ‘kam’ sözcüğüyle bağdaştırmalar yapar şiir kişisi. “bir beden haritası çiziyor bize aldatıcı gökyüzü” dizesinde, ‘tekliğin’ hâkim olduğu dünya yasaları karşısında, bedenin ve düşüncenin özgürlüğü de olamayacağını işaret ediyor İnal’ın bu dizesi. Şairin algı boyutlarına göre, dil’i, ruh ve bilince dâhil ederek bakmak gerek dizelere. “güçlü yasalar bir yıldız kurdu” ise, feminist kurama göre, ‘kadın en doğal olan haklarını toplumdan geri almalıdır’; buradaki güç, erkek egemen taraftadır ve bu durum, kabullenilmiş görülmesiyle birlikte, şair kadınların geçmişin karanlığından geleceğe odaklanılan ve evrenin düzenine uyulmasıyla sabittir anlayışı doğuyor.

Evlilik de, bu kuralların bir halkasıdır. Kadının kendisini yok etmesi, erkek gücüne inanarak onların yasa yapıcı gücünün altında ezilmesinden geçer ki, bu da, yüceltilmeleri anlamını taşır; ayrıca, erkek düşmanlığıyla feminizm koşut kavramlarmış gibi algılandı; kadın hakları savunuculuğu olduğu göz ardı edilerek; oysa her iki cinsiyetin birbirini tamamlayan ve özgürlüğüne sahip birey olarak düşünülmesi doğru olan bakış açısıdır.

Edebiyatımızda, özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllarda, dişil dil’in (şiirde ve diğer yazın alanlarında) baskın olduğunu görmekteyiz. Evrensel görgüleriyle eril dil’den arınmış bir şiir yazıyor şair kadınlar. Kadının şiirdeki parlayan bu yıldızı, var olan egemen zihniyeti âdeta şaşkına uğratmıştır; çünkü, kadın, ‘birey’ olabilecek donanıma ve görgüye sahip konuma gelmiştir.

            Arife Kalender, Şiirim, sokak çocuğu kadar kirli ve suça yakındır der. 1970’li yıllardan beri yazın dünyasında olan ve kadınlık sorunlarını dillendiren şiirleriyle biliriz Kalender’i, “Kadınlar içeriye yazar” demesiyle toplum sorunlarından yola çıkarak güncelin de nabzını tutar şiiri.

 

                        boynumdaki saçımın beliğiyle boğarlar
dilim dilim doğrayıp köpeklere atarlar
etim murdar, ölüm helal
yabancıya varınca seç cehennemi
ister uzat boynunu hemen vursunlar
ister ip at asıl istersen
bir gece atlayıver Dicle’ye[7]

 

Kalender “etim murdar, ölüm helal” dizesiyle öğretilmişe edilgen kılınarak ve bu değerlerle yetişen kadın’ı İslam dininde regl dönemi süresince ‘pis’, ‘murdar’ olarak tanımlayan yerleşik değeredir tepkisi. Kadın, birey (!) değildir; çünkü, hayatından sorumlu olan aile ve aşirettir. ‘Berdel’ usulü evlendirilen çocuk gelinlerin sonu intiharla sonuçlanıyor. En çok doğu bölgelerinde özellikle de Batman’da bu trajediler yaşandı, yaşanmakta. ‘Ölüm, kadınlara helâl’ diyen zihniyet bir türlü değişmiyor. “ben kimlik hırkamı soyundum/ o eşkıya kuşağını takınmış” bu dizelerde edilgenliği kabul etmiş bir kadının içine susan çığlığını duymaktayız. “Fırat” şiirinde ise: tanrıya kulluk borcumuz ama/ insana kulluk değildir hak/ böyle bilmiştik der. Başka bir şiiri olan“Tanrıyla Konuşmalar”da  tanrıyla konuşacaklarım var, diyerek kulluk ettiği Tanrı’yla hesaplaşma yoluna gider. Şairin, isyan ve kulluk açmazında, farklı şiirlerden alıntıladığım dizelerde kendisiyle çeliştiğini görüyoruz. Tanrı’ya sığınmak gerçek dünyadan bir kaçış veya dünyadaki eşitsizliğin sorgulanışı olarak algılamak mümkün. Evrensel bir çizgiden inceleyerek, dünyayı ve insanı içine alan kültürü tanımlayan tarafından bakmalıyız Kalender’in şiirindeki dinamik örgüye.

            Melek Özlem Sezer, Yusuf ile Zeliha kitabında, Zeliha ( Züleyha) ve Yusuf mesnevisi Şeyyad Hamza’nın Anadolu’da tasavvuf konusunda yazmış olduğu bir eseri, çağdaş bir dille şiirleştirerek  feminizmi en uçlarda hissettirir okura.

 

                        Elbet biliyordum kocamın adının nereye yazıldığını
Lâkin seni görünce avucumdaki çizgiler değişti
Zeliha diyorlar bana, yedi soyunun laneti
Kocan, sarayın, başında tacın neyine yetmedi
                        (…)
Nasıl arzuladım bilemezsin
Laneti bile gümüşten peçeyi
Kocam artık gözkapaklarımda
İki demir, iki sinsi külçeydi
                        (…)
İşte çarşafta solan ilk kana kadardır
Benim bir kocadaki hükmüm:
Yanım sıra yürü
Peşim sıra düşün.[8]

 

Melek Özlem Sezer, Yusuf ile Zeliha kitabın önsöz’üne “Rivayet Edilen Odur Ki” diye başlıyor. Felsefenin çözmeye çalıştığı, insan odağında da çözüm arayan küçük öykülerdir diye tanımlayabiliriz masalları. Binlerce yıl öncesinden süzülerek ve yerel ağızlarda değişime uğrayarak gelmişler günümüze. Yusuf ile Zeliha olayına masal-rivayet diye incelemeler yapıldığı gibi ‘kıssa’ açısından bakarak da değerlendirenler olmuştur. Zamanın algılarına sunulan Erkek-kadın ve aşk üçgeninde geçmiş irdelenerek yaşatılıyor. Masallar ise şiire girdiğinde ne anladığımızın önemi yok, anlatmak istenilen bilim ve insan açısından gerçekçi olan tutumdur. Masallar genelde kadının sadakatsizliğini ve onun direnme biçimini vermeye çalışır. Kadın, masallarda “ifrit” (Doğu masal ve efsanelerinde, kötü, korkunç cin) ve aldatan konumundadır. Masal yapıcılarının (taşıyıcılarının) istediği de budur. Şairin Zeliha diyorlar bana, yedi soyunun laneti demesi bu bakış açısına dikkat çekmek ve bu algıyı çürütmek içindir.
Kadının, erkeğe gelecek zamandan bakarken, erkek, içinde bulunduğu zamanı biçimlendirir. Aynı zamanda, insanın olgunlaşmasıyla paralellik gösterir bu durum. Her gerçek biraz hayal, her hayal de biraz ‘gerçektir’den yola çıkar masallar. Toplumun değer yargılarında hep var olmuştur masallar. Dünyayı kurtaracak masallar mıdır? Doğru olduğunu düşünmediğim için, olsa olsa şiirdir dünyayı kurtaracak olan. “Benim bir kocadaki hükmüm:/ Yanım sıra yürü/ Peşim sıra düşün”; şiirin bütününden yola çıkarak seksüel dimorfi, kadın ve erkeğin görüşlerinin, niceliklerinin farklı olduğunu anlatır; aşkın da nedenidir dimorfi.

Kur’anın Türkçe Meal – Tefsir’inde; Zeliha’nın (Züleyha) adı geçmez. Adı: “Vezirin karısı” diye anılır. Eril bir bakışla sureler Yusuf üzerine yazılmıştır hep. “Evinde bulunduğu kadın ona karşı arzu duymaya başladı. Kapıları sıkıca kapatıp: “Haydi gel, seninim.” dedi. Yusuf: “Allah’a sığınırım. Doğrusu Rabbim bana güzel bir mevki verdi, hem nankörler iflâh olmaz!”[9] der. Bir başka surede “Vezirin karısı: (Zeliha, vurgu benim) Artık olan oldu; onunla olmak isteyen bendim. O ise son derece dürüst ve namuslu birisiymiş.[10] der.

            “Bağışlanma dilemeyen Zeliha benim!” diyen Sezer, şiir kişisi olan Zeliha’yı aşkına sahip çıkan ve tüm değer yargılarına başkaldıran tutumuyla, birey kadın ve kadın hakları savunucusu olarak da,’ ilk feminist kadın’ vurgusunu yaptığını hissettirir ve günümüz şirine taşır.

 

Kurşun Kalem Edebiyat Dergisi, Temmuz – Ağustos – Eylül 2016, S: 41, s: 96-97-98-99

 [1]Luce Irigaray, Ben Sen Biz, Farklılık Kültürüne Doğru, İmge Kitabevi Yayınları, 2006, s. 33,  Çeviri:  Sabri Büyükdüvenci, Nilgün Tutal

[2]Sombahar, “Kadın Şairler Altarı” Önsöz’ü,  Ocak- Nisan, 1994, S. 21-22, s. 5

[3] Öteki-Siz, Mart 2001, S. 3, Arka kapak

[4] Şükûfe Nihal, Şiirler, Sander Yayınları, İstanbul, Eylül 1975, s. 33

[5] Gülseli İnal,Sombahar, “Alice Harikalar Ülkesinde” başlıklı yazısı. Ocak-Nisan, 1994, S. 21-22, s.11

[6] Gülseli İnal, Toplu Şiirler- III, chöd raksları kayıp bağlantı, Yasakmeyve  Komşu Yayınları, 2009, s. 39

[7] Arife Kalender, Toplu Şiirler- II, Suçlu Fırtınalar, İlya Yayınevi, 2011 İzmir, s. 146

[8] Melek Özlem Sezer, Yusuf İle Zeliha, Kanguru Yayınları, Nisan 2011 Ankara, s. 13- 18-19-21

[9] Hazırlayan: R. İhsan Eliaçık, Yaşayan Kur’an, Nüzul Sırasına Göre Türkçe Meal- Tefsir, Yusuf Suresi-23, s. 509

[10] R. İhsan Eliaçık, age: Yusuf Suresi -51, s. 511

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ