Gizem Çiçek, Seyit Göktepe’yle Konuştu

  • 28 Nisan 2017

Gizem Çiçek

Acıyı kutsayan bir jenerasyondan geliyor Seyit Göktepe, ama acıyı kutsamıyor edebiyatı… Sevince, umuda hep söz veriyor, göz kırpıyor, acının başını okşuyor, ona sahip çıkıyor ama eninde sonunda sakinleştiriyor onu.

Seyit Göktepe’yle kendi derdinden deva çıkarmaya söz vermiş cümlelerini ve kaynağını konuştuk, eşitlerarası bir ilişkide dünyanın kaygan zemininin çok ötesinde…

 

15 yaşında keşfedildin; Hulki Aktunç, Nezihe Meriç, Tarık Dursun, İbrahim Yıldız, Enis Batur… Bu kadar kıymetli ismi nasıl dahil edebildin hayatına? Hepsi bir telefon uzağında oldu en fazla. Hem de her birinin üçte biri yaşındayken…

Aslında ben dâhil oldum hayatlarına. Ben yetişendim çünkü, yetişmekte olandım. Öyküler yazan bir genç olarak (15 yaşındaydım) tanışma onuruna eriştim Hulki Aktunç ile. Önce kitaplarını, büyük bir hayranlıkla okumuş ve kendisini de tanımayı çok istemiştim. (Özellikle “Güz Her Şeyi Bilir” o gün bugündür benim için bir “sınama kitabı”dır. Nereye vardığımı, nelerden eksilip nelerden çoğaldığımı o kitaptaki öykülere döne döne kavramaya çalışırım.) Kendisi gibi yazmak istediğim bir yazarın öykülerim ve şiirlerim ( o günlerde şiir de yazıyordum ) hakkında neler düşüneceğini çok merak ediyordum. İbrahim Yıldırım ile, Tarık Dursun K. ile Enis Batur ile de önce kitapları vesilesiyle tanıştım. Ayrı ayrı her kitaplarından bir ses, bir “bakış’ devşirdim ve elimden geldiğince bunu kendimde yoğurmaya çalıştım. Beni yetiştirdiler. Yazdıklarıyla da yetiştirdiler, duruşlarıyla da… Oturuşları kalkışlarıyla, bardağı tutuşlarıyla bile yetiştirdiler. Bedenen tanışma, görüşme onuruna maalesef erişemediğim yazarlardan, şairlerden de ayrı ayrı “göz”ler, “sesler” devşirdim. Ve bunlara daima “benim olanı”, bende olanı katarak ortaya kendi öykümü, kendi dünyamı çıkarmaya çalıştım.

 

“Babalar erken ölür, ömre bir çarmıh gibi gerilmişse çocuklar. Bir Neşet türküsüdür sabahlar. Umutları dökülür saçlarıyla bir. Çayda eriyen şekere bakarken… bakarken uyuyakalırlar.” Baba figürleri senin hayatında önemli bir yer tutuyor. Hulki Baba, Tarık Dursun K, kendi baban… Yargılamanın özgürlük olduğunu söyleyen bir çağdan sağ çıkmış çocuklarız biz. “Babamızı affedelim” diyorsun bir yerde. Hayatımız boyunca karşılaştığımız bilinçaltımızda saklı, kolektif bilincimizde Adem’den bu yana açıklığa kavuşamamış bütün baba figürlerini kastettiğini düşünüyorum orada. Sende nasıl işliyor baba figürü ve affetmek nerede duruyor gönlünde?

15-20 yaşlarım arasında babamda reddettiğim her şeyi, bugün 35 yaşımdayken, ben kendimde gözlemliyorum. Baba, aşılması gereken bir “duvar” aslında. Hem koruyan, hem saklayan, hem savunan bir duvar. Ama aşılması gerekiyor! Bence “gelişim” de bunu gerektiriyor. Her nesil, babası ile aynı olsa bugün çok daha dar bir dünyada yaşardık. Evet, babanın aşılması gerekiyor. Ama iç-dış dinamiklerini bilmeden ve kendimizi de iyice kavrayıp tanımadan bunu başarmak çok zor. (Aslında bu, yazarlığım için de geçerli bir durum: Usta, aşılmalı.) Son derece sıcak bir ailede büyüdüm. Hatta babamla arkadaş gibi büyüdüm diyebilirim. Aramızda özellikle lise ve üniversite yıllarımda soğuk rüzgârlar da esti zaman zaman. Ama o günlerde ben manen cahildim. Aklen de pişmeye yeni yeni başlamıştım. Uç uca eklenen an’ların oluşturduğu bütünü görecek gözlerim henüz yoktu o günlerde. Babam haklıydı; çünkü o benden önce görüyordu, bütünü görüyordu; bense parça parça her olayın, her durumun içinde bocalayıp duruyordum. Dolayısıyla “affetmek”, bendeki, içimdeki “baba”yı, baba algısını affetmekle eşdeğer aslında. “Babamızı bağışlayalım” dedim – çünkü o daha o günlerden benim bugün ancak geldiğim yerdeydi… Onun yerini açarak bana bıraktığı yaşta bu ifadeyi aslında belki de “bizi birleştiren boşluklar bütünü”ne yöneltiyorum. Yıllar sonra, kısmet olur da o günleri görürsek, o çocukluğuna doğru seyahatini tamamlarken, ben onun yerini alarak benim yetişkinliğime doğru harekete geçecek çocuğun babası olarak bambaşka bir boyuta taşınacağım. Ve bunu kendimi de bugünden bağışlamış… kendime dair bir affı şimdiden dilemiş olarak yapacağım…

 

Dünyanın kaygan zeminiyle öykünün her şeyi varoluşla uyumlu kılan şiirsel düzeninin kesişmesi diyebilir miyiz “Hiçliğin Grameri”ne ?

Hayatımın, sözcüklerin, evimin, ailemin, kitapların, şarkıların, sevdiğim insanların, öfkemin, boşlukta tuttuğum yerin, toprağa düşünce alacağım halin, varlığımın anlamına ve yokluğumla değişmeyecek tanımımın özüne inme yolunda attığım en cesur adımdı “Hiçliğin Grameri”. Kendimi dünyaya karşı en çok bu kitabımı yazarken güçlü hissettim. Bir müzik duydum ve kalemi-kâğıdı bir enstrüman gibi değerlendirip sözcüklerden besteler vücuda getirmeye çalıştım. Yazdıkça da hiçleştim ama gramerini de ortaya – sanırım- çıkardım.

 

Enis Batur, “Hiçliğin Grameri” için “Son yılların en önemli şiir çıkışlarından biri” diyor. Ustaların kalbinde rafine bir yer edinmek nasıl bir duygu?

Çok zor bir duygu. Ve bu yönüyle, beraberinde kolaylığını da getiren bir duygu… Öncelikle, sorumluluğu ağır. Daha iyisini, daha derinini yazmak için hem çok büyük bir güç kaynağı hem demir leblebi. “Daha iyi nasıl yazabilirim?” “Daha iyi bir insan nasıl olabilirim?” Hep bu soruları yönelttim kendime. Bulduğum, bulmaya yaklaştığım sonuçlar arasında en belirgini olarak, yazıya ilişkin “arıtma”, kendime dair ise “arınma” yolunu buldum, sürdüm, sürüyorum… diyebilirim.

 

Gündelik hayatın içinde herhangi bir varoluş kaygısının eşiğine gelip de “Hiçliğin Grameri”nde herhangi bir sayfayı açıp okuyup “Evet tam da bu!” deyip sonra kaldıkları yerden devam insanlar tanıyorum. Ruh ilmi, ölüm bilgisi, yerlerin ve göklerin sırrı, zamanın yanılsamalı yüzü toplanıyor senin cümlelerinde… Bol efkarlı, çok çözümsüz bir şey çıkabilecekken ortaya onca ağırlığın arasından hep huzuru ve özgürlüğü müjdeliyor kelimelerin. Hem her duygu en efkarlı halini hiç çekinmeden gösteriyor, hem de yazıldıkça sarılıyor yarası, daha iyi bir şeye dönüşüveriyor…

Okyanusla birlikte hareket eden bir dalga gibi özenle ve özüne güvenen bir hal var her metinde… Bu akışa teslimiyeti biraz anlatır mısın?

Yaşadıklarımdan artırdıklarım için bir kumbara var içimde. (Paradan, eşyadan, süsten başka her şeye açık kapıları) Dünyayla, başkalarıyla, kendimle uyumluysam akordu tam yapılmış ve usta bir icracının elinde değerini bulmuş bir enstrüman gibi, çok güzel sesler çıkıyor içimden. Bu güzel sesler içinde elbette öfke de yerini alıyor. Bununla birlikte, öfke, bir kusma eylemi olarak değil, sözcükler vasıtasıyla kendini ortaya koyan isyan; mevcuda, olağana, olağanlığa, ezberlenene, sorgulanmadan kabul edilene ve bitmek bilmeyen dünyevi hırslara boyun eğip savrulana-sürünene bir isyan şeklinde dile getiriyor kendini. Yaşadıklarımdan artırdığım o kumbara bazen sessizliğe gömülmemi, ağırlığıyla geri çekilmemi de gerektiriyor aslında. Ama bu geri çekilme, daha ileriye, daha öteye sıçrama adına bir gücün de dolmasını sağlıyor damarlarıma. Hak eden herkesi seven, hak eden her arkadaşına sunan-sunmaya çalışan bir insan olarak yaşarken incinmek, kırılmak, ihanete uğramak da çok yakıyor canımı. Benim bir “kılavuzum” var. Ve daima O’nun buyruğuyla atmaya çalışıyorum adımlarımı. Yalın-arı -duru bir kalp ile de daima iyiye-güzele-doğruya emek sarf etme gayretinde bir akılla yaklaşıyorum yazıya da, insana da… Özüme perdelenirsem insana da, tabiata da, yazıya da perdeleneceğimi biliyorum ve bundan çok korkuyorum. Benliğimin “dünya seyahati”ni en saf, en arı halde tamamlamak için manen kirli olan, eğri olan, çarpılmış ya da çarpıtılmış olan ne varsa, kim varsa uzağında durmaya çalışıyorum onun. Göl değilim, deniz değilim… Bir damlayım sadece. Ve tek bir damla olarak çağrışımlarla, aklımın-ruhumun çağıltılarıyla gölü de, denizi de, ırmağı da, kumu da duyuyorum aslında. Ve onları yazıyorum günün sonunda…

 

“Gözdür ve gönüldür bütün bildiğim

İlimden bir sürme çektim özüme, temizi temiz görmek için…

Ruh değil bana dünya, olsa olsa gömleğim”

 

Pek çok Doğu ve Batı öğretisinde ölümün bir kıyafet değişikliği olduğu söylenir… Seyit’in, dünyayla ve ölümle ilişkisi nasıl işliyor?

Dünyaya aldanmadan yaşamaya çalışıyorum. Çünkü onun üzerimde bir elbise olduğunu, vakit erişince başka bir hal içre seyahatimde ondan soyunacağımı biliyorum. Dolayısıyla onun süsüne, kokusuna -elbette değerini de bilerek- kapılmadan, korkusuyla değil ama “yaşamak hastalığı”yla başederek “Seyit olma”nın ve görünmenin, perdesiz duymanın, duyurmanın arzusuyla aklımı yoğurmaya ve yoğrulmaya gayret ediyorum. Benliğine yabancılaşmış bir insan için göz de, gönül de, kulak da, akıl da mühürlenir. Ben bu mühürlenmekten korkuyorum en çok.

 

Metinlerinin alt yapısı kadim öğretilerden de besleniyor. Cismin sınanmasından bahseder misin biraz? Seyit nelerle sınanıyor en çok? Nelerden muaf ve nelerden ikmale kalıyor?

Özüne gözleri açık her insan için her an, her insan aslında bir sınav. Geçmek ya da kalmak değil burada aslolan- girmek ile çıkmak arasında (o “iki kapılı han”da) geçen-duran zamanda öğrenilen… Ben de, herkes gibi doğmuş olmakla zor bir sınavda olduğumu fark ettim yıllar içinde. Bu yolda öncelikle kendimle (iç ile dış arasındaki o kuranderde çarpılmadan) dosdoğru yaşamaya adadım kendimi. İnsanlar girdi hayatıma – kimini sevdim, kimini sevmedim. Kimi sevdi beni, kimi sevmedi – bunlarla hep sınandım. Hepsi de bir bilgi bırakarak geldi, kaldı… Ve sonra gitti bazısı da… (Bilgiyi onlar bırakmadı belki, ben, onların bıraktığından topladım)  İnsan “lekesinin” çok zor çıktığını öğrendim. Ve giderek bütün fazlalıkları hayatımdan çıkarmaya çalıştım. Yalın hayat, yalın yürek, yalın söz… Otuzlu yaşlarımın ilk günlerinden itibaren bu türden bir yalınlaşma (yalnızlaşma değil asla) çabası içine girdim. Pek çok şeyi aslıyla birlikte yankısından, yansısından, zıttından gördüm… Kendimi de en başta… İftira ile, verilen ve tutulmayan sözler ile, yalan ile, riya ile, özlemek ile, bulmak ve kaybetmek ile, kazanmak ve kaybetmek ile sınandım. Ve hepsinden de -sanırım- “yalın Seyit” olma yolunda bir bilgiyle ayrıldım. O yüzden, terk edene de, iftira edene de, önyargıyla uzaktan taşlayana da – hayatımı bina etmemde katkıları nedeniyle- birer teşekkür borçluyum…

 

Edebiyat dünyası içerisinde olmayanlara masal gibi, hatta ayrıcalıklı, belki şaşaalı gelir. Kurulan sağlam dostluklar, şiir konuşulan uzun sofralar… Cemal Süreya’lar, Turgu Uyar’lar Hulki Aktunç’lardan sonra neler konuşulur oldu o sofralarda?  Bol gıybetli sohbetler, yayıncılığa nüfuz eden plaza vandalizmi, satış kaygıları, hesaplı selfie bakışları uğruyor mu oralara da?

İnan bilmiyorum… Bütün dünyam bir oda benim çoğu zaman… Ve orada Turgut Uyar da yaşıyor hâlâ, Hulki Aktunç da, Dağlarca da, Tarık Dursun K. da… Onlarla daha mutluyum.

 

Dijitalleşen dünyada sanatın üretim ve sunum formları değişiyor.  Bu değişim bizim okuma alışkanlıklarımıza ve edebiyatın üretimine de sirayet etti. Bütün bunlar senin kelimelerle ilişkini nasıl etkiledi?

Dilim oradan gelmediği için oranın dinamikleriyle de pek ilgilenmedim. Sözcüklerle aramdaki bağ beslemediğim, üzerine düşmediğim takdirde incelebilir ve kopabilir bir anda. Biliyorum çünkü, bu maharetin sahibi değil, emanetçisiyim… Ve emanetime titizlikle yaklaşmakla, uğruna ter dökmekle vazifeliyim. Ben bu emeği sarf ettikçe o kendine gerekeni alıp gerekmeyeni dışarı atmayı ustalıkla başarıyor nasıl olsa… Bana dışarıdan müdahale etme gereği pek bırakmıyor…

 

 

 

 

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ