Herkes bir şey ama…

  • 21 Ağustos 2017

İ.C.D: Yine bir tatil döneminin sonuna geliyoruz. İyice dinlenmiş olmanı diliyorum. Oldukça hareketli bir döneme gireceğimiz kanısındayım.

 

M.F: Tatil mi dedin? O senin için geçerli. Ben tüm yaz dönemini çalışarak geçirmek durumunda kaldım. Tatil derken kendini kastediyorsun sanırım.

Haklısın. Havuz başındaki hunharca çalışmalarına şahsen tanıklık etmenin kederi bana tüm yaz yetti. Ben de tatil için soluğu şantiyelerde aldım. Orası, genellemelerin ve çözüm ummayan hezeyanların uzağında, mutlu anlar vaat ediyor. Çözümün bir parçası olmayanların sorun tarif etmelerine karşı yukarısı iyi geliyor. Yirminci kattan sonrası özellikle… Şöyle yirmiyedinci kat mesela. Sen de korunaklı buluyor musun? Biraz uzaktan baktığın zaman gördüklerini merak ediyorum doğrusu. Âlemi gökyüzüne daha yakın yerden izlemek, âlemin gözü üzerindeyken…

Geçenlerde sosyal medyada geziniyorum. Bir baktım. Bakmaz olaydım dediğin noktada kalırsın ya herkesin bir derdi var. Şairlerin veryansını, yazarların okunmaması… İyi de neden yazıyoruz o halde? Veryansın edeceksek şayet neden yazıyoruz? Fakat kendileriyle,  bir yerlerde yapılan söyleşilerde verilen yanıtlar bu söylediklerimi yalanlar nitelikte. Sanki ben yukarıdan gelen bir fısıltı ile söylüyorum bunları. Garip geldi bana bu durum İsmail. Şimdi o söyleşilerde çıkıp ‘ben yazdım, benden çıktı” diyeceksin sonra da sitem edeceksin. Olmaz burada bir gariplik var. Yazma o zaman dediğinde, ‘kendimi anlatış biçimim’, ‘rahatlamak için yazıyorum’ diyeceksin? O da bir şey değil aslında sonrası daha da garip. Fuarlarda denk geliyorum bu arkadaşlara da. Süs çiçeği gibi bir duruşları vardır. Ben buyum, mizacım bu dercesine. Sanki bizim mizacımız yerlerde pas pas da standa gelen okurlara, onların kitaplarına eğildiklerinde bir selam vermek bile zor geliyor bu arkadaşlara. Çok büyük şair ya da yazar oldukları için mi? Yoksa bütün bunlar poz mu? Şayet poz ise çok kötü… Böyle arkadaşlar kendi duldalarında sıkışıp kalmaya mahkûmdurlar gibi geliyor bana.

İ.C. Duldasında sıkışıp kalanın yardımına yetişen klişeler de bir süre sonra yoruluyor olmalı. Değişen zamana uyum sağlamayı reddetmekle gurur duymak gibi bir eğilimi uzun süredir şaşkınlıkla izliyoruz. Kastettiğim şey teknolojik yenilikler değil elbette. İş akıllı telefon kullanmaya gelince kimse detayları atlamıyor da, hızlanan dünyanın ve değişen eğilimlerin günahını kendisi dışında her yerde arayan bir eğilimin dokunduğu yerleri tahrip ettiğine şüphe yok.

Yahu ben Attilâ İlhan ile bir imza gününde sohbet ederken o da bir kitabı üzerinde durup sözü yordu. Şimdi ben ne diyeyim? İlhan Berk ile Antalya’ya giderken aynı uçakta bana defalarca Gonca Özmen’i anlatması, onu tanıyıp tanımadığımı sormasına ne demeli? O yaşta inişe kadar şiirden edebiyattan konuşmamız benim ona sorularım onun anlatışları ders niteliğindeydi. Delta hakkında benimle paylaştıkları önemliydi. Sonra kimse okumuyor, yazmıyor?! Oldu görürsem söylerim diye kaldığımız binanın köşesinden dilini çıkaran oyun oynamayı seven çocuklar da bak gülüyor şimdi. Sen ki kendine aynada bakmak zorundasın. Yayıncının görevi değil bu! Kitabın çıktıktan sonra, kendi sosyal medyasında dahi kitabının tanıtımını paylaşmaktan aciz, yorgun mu demeliyim arkadaşlarımız var. İşbu noktada biraz vizyon değişikliğine gitmek bizim için de gerekli oldu. Kaç zamandır düşündüğüm bir şey. Herkes bir şey ama… Öyle günlerden geçiyoruz işte.

Yeni bir iletişim diline ihtiyaç olduğu muhakkak. Özellikle edebiyat ortamında yirmi yıl öncenin iletişim olanakları devam ediyormuş gibi davranan kişilerin sayısı oldukça fazla. Yirmi yıl önce bir dergiye şiir gönderen hangi karşılıkları bekliyorsa bugün de benzer karşılıklar bekliyor. İnternetsiz yıllarda şiir yazarken kendim ve okuduğum birkaç şair dışında kimsenin şiir yazmadığını düşünürdüm. Yaşım onaltıydı. Sanırım pek çok insan hâlâ böyle olduğunu sanıyor. 

Siz bütün bunları söylediğinizde birden kötü sıfatıyla ya da acımasız ya da ilgisiz olana bürünüveriyorsunuz birilerinin gözünde. Bırakın arkadaşlar bunları dediğinizde, ‘sen zaten bizi sevmiyorsun’a kadar gidiyor. Biz daha ne yapalım? Kitapları hakkında tanıtım yazıları, röportajlar hazır ettirelim o zaman. Sizden iyisi olmaz sanırım. Haksızlık olmuyor mu peki bu? Diğer şair ve yazar arkadaşlarınızın  önüne geçme arzusu? Ama böyle durumda eşitlikçilik, birden üst perdeden ses vermeye kadar gidiyor. Olmaz, olmamalı. Hiç yana yana dahi gelmeyecek kişiler bir bakıyorsunuz menfaat adına yan yana geliyor. Garip geliyor bana bütün bunlar. Üzücü. Can sıkıcı. Sen o kadar çuval laf söyle sonra kalk ‘kanka’ ol. Bana göre değil bunlar. Dikkat edersen ben hep dışarıda durmaya çalışıyorum. Gerçi sen de şimdi şunu söyleyeceksin ‘bu da senin dışarıda duruyor hâlin ise vay’ diyeceksin biliyorum. İster istemez işte. Haksızlığa gelememek durumu var ya durum bu sevgili dostum. Yayıncılar arasında dahi var bu durum. Burun kıvırmalar vs.

Bu konuda sosyal medyanın inanılmaz bir belirleyici gücü var artık. İzlenmesayıları ve reaksiyonları oranlayarak insan bazı verilere de ulaşabiliyor sanırım. Üç bin defa görüntülenmiş bir paylaşım elli beğeni aldığında ne tür sonuçlar çıkarıyorsun? Bunun artık tüm dünyada önemli bir gösterge olarak kabul edildiğini, hatta ekonomik verileri bile değiştiren bir ayrıntı olduğunu düşünürsek insanların iradeleriyle savaş halinde olduğu düşüncesi oluşuyor mu sende de?

 

Biraz iyi işler ortaya koyduğunda sosyal medyada sana baktıkları halde ‘beğen’ işaretini’ dahi koymaktan üşeniyorlar. Ben öyle değilim. Olmayacağım da. Benim onların paylaştıkları işleri paylaşmam, beğenmem samimiyetimin nişanıdır. Gerçi bu sosyal medyada herkes beğendiğine ilgi gösterseydi, bak son dönemin moda lafzı şairler şairlerin kitaplarını alsalar demiyorum, kitaplar yine baskı üstüne baskı yapardı. Gerçek bu.

Kendince nasıl tedbirler almayı düşünüyorsun. Derginin ve yayınevinin değişim işaretlerini önceden hissettirmiştin. Mühür için bundan sonra çizdiğin rota seni başka bir kulvara taşıyacak. Bu farklı bir süreç olabilir. Daha yoğun tepkilerle yüzleşmek durumunda kaldığını farkediyorum.

Biz son iki yıldır şiir türüne de az yer verdik biliyorsun. Neden? İşte bu sebeplerden dolayı… Mesela Mühür, babamızın mekânı değil ki? Sanırım, artık çok farklı bir yelpaze göreceğiz Mühür’de. Dünya edebiyatına eğileceğiz mesela. Sıkı çevirilerle. Zaten şiirde çok iyi irtifa kazandık yılardır. İyi olanları yayın akışına almaya devam edeceğiz. Bize uzak olanları, başka yayınevlerine yönlendiriyoruz. Türk klâsiklerine de hız verdik. Hedef 50 klâsik bakalım neler olacak.

Güzel hayaller bunlar. Heyecan verici hedefler. Dahası da var galiba.

Bu arada ‘Aaaa o da mı oradan çıkmış’ demeyecek şair, kendi işine bakacak. Daha güzele imza atacak. Bizim yaptığımız birçok iş ses getirdi. Getirmeye de devam ediyor. Fuarların inanılmaz bir etkisi var. Hem tanınırlığı arttırması bakımından hem de ufuk açması bakımından. Geride bıraktığımız fuar döneminde sağ olsun sevdiğimiz biricik şairimiz W.B. Bayrıl ile bin kere sağ olsun, bütün fuarlarda birlikteydik neredeyse. Orada ne gördüm biliyor musun? Gerçek ve güzel şiire sahiden ilgi var. Kaç kitap imzaladığını ben söylemiyorum şairin kendisine sorun. Şimdi sağlığına kavuştu yeniden tura çıkacağız. Güzel şeylere imza atmaya devam edeceğiz. Böyle naif, tevazuyu elden bırakmayanları ben çok seviyorum İsmail seni de çok seviyorum. Biliyorsun.

Sana bu konuda hak verdiğimi söylemeliyim. Benim de kendimi zaman zaman sevdiğim durumlar oluyor. Ama senin kadar abartmıyorum tabi…

Böyle güzel insanlar hayattayken öğreneceğimiz çok şey var onlardan. Oturduğu yerden ahkâm kesenleri biraz ahmak buluyorum. Kalabalık içinde çok konuşanları sevmiyorum mesela. Benim bu konuda düşüncemi en iyi bilenlerdensin. Ya da sen otur klavye başında, ‘şu şöyle olmamış, bu böyle olmamış, benim şiirim neden yok, benim neden yazım yok’ diyenlerden, akıl verenleri sevmedim. Sevemedim. Bak ben neyi seviyorum. Geçenlerde k. İskender aradı sağ olsun onunla görüşüyoruz. Bodrum’da beşik gibi sallana dursun, bir konu anlatacağı zaman bir girişi vardır seni heyecanlandıran, aralarda sorularınla kesersin söylediklerini, ‘bir dakika anlatacağım’ der ve sonra aklından geçeni paylaşır. ‘Süha Tuğtepe’ dedi. Hatırlıyor musun sen dedi? Hatırlamaz mıyım, dedim. Peki ne yaptık onunla ilgili dedi Mustafa? Haklıydı. O kadar çok unuttuğumuz şair ve yazar var ki bazen bir sihirli değnek elinizin altında düşlüyorsunuz. Bir dokunuşla gün zamanının 24 saat değil de daha fazla olmasını istediğiniz. Sonra bende bir telefon trafiği başladı. Almanya’dan dostları aradı. Güzel ve heyecanlı oldu. Onunla ilgili bir dosya hazır edeceğiz. k. İskender öncülüğünde. Direktif onda olacak. Bana bunlarla gelen dostlarımı seviyorum. Yaptığı işin hakkını verenleri seviyorum. Çünkü azaldık İsmail. Biz de bunun kadrini, kıymetini bilmez isek yaptığımız işin nerede olduğunu aynada izlemezsek daha çok ‘ahlar ve vahlarla’ geçer ömrümüz. Ömür dediğimiz nedir İsmail? Geçenlerde bana anlattığın o yaşadığın olay beni nasıl etkiledi bilemezsin. Şimdi annelerinin meleklerin yanına gitme zamanı değil ona ihtiyacım var diyen çocukları düşünüyorum ben.

Bunları içimizde yaşamayı sürdürmemiz daha iyi. Çok sarsıldık, haklısın. Ama hayat kıyısında, köşesinde sürekli bir şeyler saklayıp ansızın çıkarıyor insanın önüne. Şairlerin dümensiz bir gemi misali karşısına çıkacakları değerlendirmeye ve tüm hayatını başkalarını suçlayarak geçirmeye hakkı olmadığını kimin anlatacağını kestiremiyorum. Ama sanırım ben kendi adıma o işe talip değilim. Bir planı, bir projesi olan ve bunun peşinden giden insanların bir şemsiye altında buluşması önemli. Kurduğun yapı bu tanıma uyuyor. Yadsınmak da yaşamın defosu değil mi? Bir Rus okura sorduğumda “Dostoyevski’yi çok abartıyorsunuz.” demişti. Bilgi ve söz arasında anlaşılması güç bir ters orantı durumu var. Tam tersi olması gerekirken…

Diyorum ya herkes bir şey ama…

Belki bütünlüğü kaybetmenin edelinini ödüyoruzdur. Estetiğin tanımından bütünlüğü çıkaran postmodern yaşam haliyle postmodern bir insana evrilme sürecini gösteriyor bize. İçerikolayını biçimle bütünleştiren dönemden biçimin her şey olduğu döneme gelindiğinde yaşadıklarımız bizi şaşırtmamalı aslına bakılırsa. Senin hep altını çizdiğin ‘Poz kesen şair’… ‘

Sen de biliyorsun gerçekleri. O pozlara gerek yok İsmail. Profil şairi ya da yazarı olmaya da gerek yok. Bizim çünkü tekrarlıyorum etrafımızı sarmış beceriksiz, iki kelimeyi bir araya getiremeyen yaşıtlarımız var onlara bir görev verilip de bir çuval inciri mahveden! Bak adını bile hatırlamıyoruz şu geçen zaman içinde. Kırılgan işler bunlar. Sen kitap okuma, dergi takip etme, sonra çık abilerin sırtını sıvazlasın. Etrafta ‘beni projelendirin, ben proje adamıyım’ diye koşar adım giden zavallılar hep olacaktır. Eline megafon da versen ses veremeyecek, sesi çıkmayacak bu zatlara üzülmüyorum dahi.

Bir resim ortaya çıktığında o resmin içinde olup olmama durumuna göre cepheler oluşması kaçınılmaz galiba. Yukarı çıkamayanın herkesi aşağı çekme çabasından korunmak için bir koruma kalkanına ihtiyaç var. Üretimden başka bir koruma kalkanı da insanı arzu edilen yerlere taşıyamıyor.

Herkes bir şey ama…

Düşmanlıklar, tehditler, racon kesme durumları. Suçlamalar. Önemli bir dergide çıkan bir ürünün, önemli bir yayınevinden çıkan bir kitabın suçlamalarla karşılanması…

Sonra küskünlükler, diş bilemeler, bir grup oluşturmalar, koşuşturmalar içten pazarlıklar bir yerde duvara toslar. Bildiğim bir şey var daha var İsmail sen de bilmezlikten gelme sakın. Böylelerinden uzak durmakla kalmayacaksın, her yerde onları anlatacaksın ki insanlara bakacak yüzü olmasın. Ben konuşursam daha derine batacak tipler bunlar. Bilirsin benim kara kaplı defterim var. Oradaki notlar önemli. Bir gün sırası geldiğinde kim bilir onları da yayınlarım. Zihniyeti yoksun bu zatlara sağlık esenlik dilemekten başka çare yok maalesef. Doruk, her zaman doruktur. Zeminde debelenmeyi eylem olarak bilenlerle işimiz olmamalı. Gülüp geçmeli en iyisi.

Çok karamsar bir bölüm oldu. Güzel şeyler de olmuyor değil. Gençler mesela. Genç şairden konuşalım biraz. Senin her dönem kazandırdığın yeni bir isim oluyor. 

Son zamanlarda, Gökhan Bakar diye gerçekten iyi bir şair var. Onun heyecanını önemsiyorum. Yine bir fuarda sohbet ettik. Aldığı dergileri, şiir kitaplarını paylaşıyor, sohbet ediyoruz. Böyle heyecanı düşürmeyen bir bölük anka var. Dediğim gibi samimiyet çok önemli. Yıllar öncesinde bir etkinlikte tanışmışız ilk olarak. Bazen telefondan ses veriyoruz birbirimize. İyi bir de hukukçu. Bak buraya not düşüyorum adını ziyadesiyle duyacağımız bir şair olacak o da. Şerif Fatih gibi. Özge Sönmez gibi. Çağla Çakır gibi. Temiz duygulara sahip. Herkes bir şey ama; bak bu saydığım isimler daha da bir ‘şey’. Şair bu arkadaşlar. Dom!

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ