Şair İsmail Cem Doğru’nun Gazeteci Musa Özuğurlu’yla Röportajı

  • 29 Ekim 2017

İsmail Cem Doğru: Bir haberci sansüre takılmamak adına sanattan faydalanabilir mi? Aynı haberi daha etkili sunmak adına farklı bir hazırlık yapar mısınız?

Musa Özuğurlu: Sanatı bir açıdan “içinde yaşadığımız evreni yorumlamak” nitelendirebiliriz sanırım. Ya da “sanat bilinçli yorumdur” mu demek lazım? Eğer öyle ise –bilinçli ya da bilinçsiz- her eylemimiz bir yoruma giriyor. Kuşkusuz bu habercilik ve haberin aktarılmasında da öyle. Bana göre zaten “editoryal” dediğimiz zaman aslında “yorumu” kastediyoruz. Editör haberi aktarırken kendi “sanatını” ortaya koyar.

Basit bir trafik kazası haberinde bile böyle bu. Kaza haberini sadece “kamyon ile otomobil çarpıştı 3 kişi öldü, 2 kişi yaralandı” diye de verebilirsiniz. “Yollar kan gölüne döndü” ya da “kör nokta yine can aldı” diye de verebilirsiniz. Son iki örnekte “yorum” yapmış oluyorsunuz.

Sansür ve sınırları her zaman tartışma konusu. Trafik kazası örneğinde sansür pek olmaz ama özellikle siyasi ve toplumsal konularda sansürün bütün dünyada sıkça uygulandığına tanık oluyoruz. Gelişmiş ülkeler ile bizimki gibi geri kalmış ülkeler arasındaki tek fark birinin yumuşak şekilde ve belli bir strateji çerçevesinde uygulanması diğerinin ise kaba şekilde uygulanması.

Suriye haberlerini örnek verelim:

Batı basını “bugüne kadar Suriye’de 350 bin kişi hayatını kaybetti” derken ölenlerin kimler olduğundan bahsetmez. Ama algı, bu 350 bin kişinin hepsinin hükümet tarafından öldürüldüğü üzerine kuruludur. Buradaki diğer algı ölenlerin barışçı gösteri yapanlar olduğu ve güvenlik güçlerinin bu kişilerin üzerine ateş açtığı için öldükleridir.

Gerçeği gizlemek için 350 binin yarıdan fazlasının güvenlik mensubu ya da hükümet yandaşı olduğu belirtilmez. Böylece aslında muhaliflerin de silahlı olduğu ve çatışmalar yaşandığı da gizlenir haberde. Bu düpedüz sansürdür.

Bu sansürü aşanlar yok mudur? Evet. “Alternatif” basın, örneğin asker öldüren bir muhalif ile röportaj yapar ve bunu yayınlar. Bu sansürün bir şekilde delinmesidir.

Türkiye’den örnek verecek olursak:

Erdoğan ya da bir hükümet yetkilisinin sözlerinin verirken “dedi, söyledi, vurguladı, belirtti, altını çizdi, vs” gibi kelimeler doğrudan algı oluşturmaya yöneliktir. Aynı haber ile ilgili aynı sözler ise muhalif basın tarafından “iddia etti, söyledi, savundu, dedi” gibi ifadeler ile verilir.

Örneğin yandaş basında yeni müfredat ile ilgili haberi “milli eğitim bakanı yeni müfredatın çağdaş olduğunu belirtti, bakan yeni müfredatta bilimsel kriterlerin baz alındığını vurguladı” denir. Oysa muhalif basına göre bakan yeni müfredatın çağdaş olduğunu “iddia etmiş, bilimsel olduğunu savunmuştur.”

Aynı tavır hemen tüm haberlerde görülür.

Örneğin hükümet yanlısı basın motorinin fiyatı arttırıldığı zaman “motorin fiyatında düzenlemeye gidildi” der. Amaç hükümetin motorine zam yaptığını gizlemektir.

Motorin fiyatında indirime gidildiği zaman ise aynı yandaş basın “düzenlemeye gidildi” ifadesinin kullanmaz “motorine indirim” başlığını kullanır.

Bu örneklerin hepsi “editoryal sanatın” konuşturulmasıdır.

Ben kendi adıma “muhalif” sayılabilecek bir kanalda çalıştığım için zaten yukarıda örneğini verdiğim muhalif tavırla aktarmaya çalışıyorum haberlerimi.

Haberin daha etkili olabilmesi editörün haberde öne çıkaracağı öge ile ilgili. Örneğin Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevi haberini “akademisyenlerin açlık grevi sürüyor” başlığı ile de verebilirsiniz. Ama bu etkili olmayabilir. Daha etkili başlık “akademisyenlerin açlık grevi 92’nci gününde” başlığıdır. Dozajı arttırmak isterseniz “Nuriye ve Semih ölüyor” “Nuriye’de deri dökülmesi başladı” başlıklarını kullanırsınız.

Bu örnekler hemen her habere uygulanabilir. Sizin bakış açınız ve okuyucu / izleyicinin nereden bakması gerektiğini düşündüğünüze bağlı öne çıkartacağınız öge.

Tabii özellikle internet medyasında ve sosyal medya haber reklamlarında yeni bir moda başladı.

“Ünlü manken ölü bulundu” başlığı sizde “bu manken kim acaba merakını uyandırır ve habere tıklarsınız.

Ya da “o ülkede darbe” başlığı atılır, hangi ülke olduğunu merak edersiniz. Ama başlık doğrudan “Myanmar’da darbe” olarak atılsa çok da ilgilenmez ve habere tıklamazsınız.

Bu taktiği abartanlar da var. “Polisi yolun ortasında öldürdü” başlığına tıklarsınız, bir bakarsınız ki olay bir Afrika ülkesinde olmuştur. Ayrıntısını okumadan kapatırsınız ama haberi veren site bir tık daha almış olur.

Bu moda etik açıdan tasvip edilmez ama basın artık saniyeler ile yarışıyor ve herkes öne geçmeye çalışıyor.

Sansürü aşmak için sanat kullanılıyor mu? Sanırım bu daha çok mizahçıların başarabildiği bir şey. Karikatür ya da yazı ile “ironi” yapılabilir. Bu bile zamanlarda tehlikeli olabiliyor ülkemizde.

 

İsmail Cem Doğru: Bizim çocukluğumuzda haberin tanımı yapılırken “köpek insanı ısırırsa haber değildir, insan köpeği ısırırsa haberdir” gibi bir örnekle durum açıklanırdı. Sizce haberin tanımı değişiyor mu? Kendiniz bir haber tanımı yapsanız nasıl bir ifade kullanırsınız?

Musa Özuğurlu: Haberin tanımı değişmedi ama uygulama çoktan değişti. Artık köpeğin insanı ısırması da haber olabiliyor. Önceki soruya verdiğim yanıttaki merak uyandıran başlıklar buna örnektir.

Köpeğin insanı ısırması örneği “olağanlığa” vurgu yapıyor. Olağanlık biraz da yaşadığınız ülke ve çevre ile ilgili sanırım.

Şehir efsanesi midir bilmiyorum. 1950’lerde kuzey ülkelerinin birinin devlet kanalının ana haber bülteni “bugün size sunacağımız olağanüstü bir gelişme yok” denilerek sunulmamış. Örnek abartılı olabilir ama şu da var: bu gibi ülkelerde cumhurbaşkanı ya da başbakanın propaganda çabası yok. O nedenle cumhurbaşkanının manav açılışı yapması bırakın canlı yayında verilmesini haber bile olmaz. Daha da önemlisi gelişmiş ülkelerde cumhurbaşkanı, başbakan ya da bir bakan manav açılışı yapmaz. Bu sorunuz biraz da uygarlık seviyesi ile ilgili.

Son zamanlarda İskoç yerel medyasını takip ediyorum. Hangi haberleri işlediklerini merak ediyorum. Yerel basında yol çalışması yapıldığı için 3 aracın arka arkaya görüntülendiği bir fotoğraf eşliğinde “trafik tıkandı” başlığını görebiliyoruz. Ama o kadar. Kendi dünyalarında bu önemli.

Biz ise bir yandan reyting için etik değerlerin ayaklar altına alındığı, diğer yandan okumayan, sorgulamayan, kalitesi düşen yığınlar (toplum diyemiyorum ne yazık ki!) haline geldik.

Bu nedenle sıradanlık bile ulaşmamız gereken bir nokta haline geldi. Bunun sonucu olarak da köpeğin insanı ısırması haberi bile insanları şaşırtabiliyor. Kalitemiz yüksek olsaydı ve sıradanlığı aşabilseydik bu tür haberler iş yapmayacağı için insanın köpeği ısırmasını şaşırtıcı olarak görebilirdik. Ama o aşamadan çok uzaktayız artık.

Ben haberi, bilgilendiren ve böylece toplumu uyaran olarak tanımlarım. Elbette bu bilgilendirme de uyarma da özneldir. Çünkü haberde tarafsızlık yoktur. Objektif habercilik basının en büyük yalanlarından biri. Hele hele bizimki gibi toplumlarda genel tanıma uygun olarak objektif olmaya çalışmak görevden kaçmakla eş anlamlıdır bana göre.

Örneğin objektif olmak adına “yeni imam hatipler açılıyor” cümlesi ile yetinmek bana göre tam tersi sübjektifliğin dibine vurmaktır. Benim bir birey ve gazeteci olarak hassasiyetlerim var ve bir kitleye hitap ediyorum. Eğer haberi “bu kadar imam hatip gereksizdir, ülkeyi geri götürüyor” vurgusu ile vermezsem görevimi yerine getirmemiş, yani halkı bilgilendirmemiş ve uyarmamış olurum. Uyarmak için köşe yazıları var denilebilir. Ama biz o aşamaya gelemedik daha. Zaten okumayan bir toplumuz. Köşe yazısının okunması ve üzerinde düşünülmesini beklemek son derece lüks ve boş bir beklenti.

Türk basınında bir kural var: başlığı ve haberi ilk okul 3. sınıf düzeyine hitap eder gibi yazacaksınız. Neden? Halk anlamıyor da ondan.

Bu kuralı en iyi uygulayan gazete Posta’dır. Birinci sayfasındaki haberlerde çok basit cümleler kullanır. Bu nedenle de en çok satan gazetelerden biridir. Geçmişte 1 milyona yaklaşan gerçek satış rakamlarına ulaşmıştır.

Hal böyleyken verilecek mesajın köşe yazılarına bırakılması en azından pratik değil. Bu nedenle birinci sayfada ya da ekranda haberi hap bilgiler ile ve eleştiriyi de katarak vermek gerektiğine inanıyorum. Bir gün biz de Norveç olursak belki halkımız da basınımız da ideal olana ulaşır.

Diğer yandan “gazetecilik başkalarının yazılmasını istemediğini yazmaktır, gerisi halkla ilişkilerdir” (George Orwell).  Ben kendi adıma başkaları denince iktidarı anlıyorum. İktidara karşı yazmak, konuşmaktır gazetecilik. Sadece karşı çıkmak anlamında değil. Her şeyin çok iyi olduğu bir ülkede bile düşüncenin gelişmesi ve kalitenin artması için tartışma yaratılmalı. Bu, toplumun kendi kendisini gözden geçirmesini sağlar. Bir düşünürün dediği gibi: herkes benimle aynı görüşteyse yanılmaktan korkarım.

 

İsmail Cem Doğru: Balkanlar ve Ortadoğu’yu da katarak bu coğrafyanın insan niteliği göz önüne alındığında bu coğrafyanın gazetecisi olmayı tarif eder misiniz?

Musa Özuğurlu: Çok çok zor bu coğrafyada gazeteci olmak. Bu coğrafyada gazeteci sadece gazeteci olamaz maalesef. Çünkü bu coğrafya tam da yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi duruş gerektiriyor. Bu duruşun neye göre olacağı elbette tartışılır. Toplumsal olanda objektif kriterler yok maalesef. Kendi adıma genel itibari ile toplumun refahının tam bağımsızlık ve bilim ile sağlanacağına inanan biriyim, dolayısıyla tavrımı ona göre belirlemiş durumdayım. Dolayısıyla gerici her söylem, eylem, savaş gazeteci olarak bana üzerine basa basa halka anlatılması ve savaşılması görevini yüklüyor. Aksi durumda bir magazin gazetecisinden farkım kalmaz.

Bu coğrafyada gazeteci sadece anonim olanın değil şahısların da karşısında yer almak durumunda. Gelişmiş bir coğrafya olsaydı anonim olan yeterliydi belki, ancak bizim gibi ülkelerde şahıslar, tek adamlar, diktatörler ya da -hükümet olsa bile- lider(ler)yönetim(ler)i var.

Bu durumda yazdığınız, konuştuğunuz her şey bu kişilere göre değerlendiriliyor. Hükümetler, kesimler, gruplar, örgütler ya da dinamikler için de geçerli bu dediğim.

Örneğin Erdoğan’ın Suriye politikasını eleştirdiğinizde en başta Erdoğan’ı, sonrasında hükümeti, parti mensuplarını, taraftarlarını, dindaşlarını, mezheptaşlarını karşınıza almış oluyorsunuz. Sonunda iş dönüp dolaşıp “devletin âli menfaatlerine” dayanıyor ve siz kutsal olana dokunmuş oluyorsunuz. Bundan sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Balkan coğrafyasına hakim değilim ama Ortadoğu basınını ve gazetecilerini çok yakından biliyorum. Yapacağınız her haber, eleştiri devletin, partinin, örgütün menfaatlerine aykırı olarak görülebilir. Görülmekle kalmaz cezalandırılırsınız da. Cumhuriyet’in MİT tırları haberi bunun en bariz örneklerinden biridir.

Suriye savaşı sürecinde uzun süre Suriye içinde görev yaptım. Çok kez sansür ile karşılaştım, görevden alındım, en sonunda işten çıkarıldım. Hükümetin Suriye politikalarına uygun haberler vermediğim için oldu bu. Ama daha kötüsü Alevi olduğum için hakkımda hükümet yandaşlarının başlattığı karalamalar ve bana yapılan muameleydi. Daha olayların başında – ki o zaman politikalar ayyuka çıkmamıştı- gazeteci kimliğim ile değil Alevi kimliğim ile eleştirildim. Bu iki örnek bu coğrafyada gazeteciliğin ne kadar zor yapıldığını ya da gazeteciliğin “kimliksiz” yapılamayacağını gösteriyor. Zaman Suriye konusunda benim gibi gazetecileri haklı çıkardı. Ama bizim gibiler hükümet nezdinde hala kara listede. Hoş, bu bizim için olumlu bir durum ama genel olarak gazetecilik için son derece olumsuz.

Diğer yandan sürekli yüksek perdeden mücadele ve askeri çatışmaların olduğu bir coğrafyadayız. Hemen her sabah kartlar yeniden karılıyor ve yeni oyun başlıyor. Gazeteci olarak da bizim bu süreçleri anlamamız gerekiyor. Dolayısıyla 7/24 mücadele / savaş psikolojisi ile yaşıyoruz.

Suriye süreci gibi savaş ortamları ise travma yaşatıyor. Onlarca, yüzlerce ceset, patlama, dram, saldırı gördüm, yaşadım. Bugün hala bir ses duyduğumda ne olduğunu anlayana kadar refleks gösteriyorum. Belki ömür boyu kurtulamayacağım. Ama aynı zamanda kendimi alamıyorum savaş haberlerinden, hastalık gibi.

Balkanlar’da da durumun aşağı yukarı aynı olduğunu sanıyorum. Beraber çalıştığım bir gazeteci arkadaşım vardı. Saraybosna sürecini yakından yaşamıştı. O da aynı dertlerden muzdarip.

Bu coğrafyada çalışan bir gazeteci olarak ben de yukarıda örneğini verdiğim İskoçya yerel basını gibi haberler yapmak isterdim doğrusu. Ancak coğrafya durulmadığı sürece böyle bir şey mümkün görünmüyor. Deyim yerindeyse kıyamete kadar da böyle gidecek.

İsmail Cem Doğru: Bir gün kitabınız yazılsa çarpıtılmasından çekindiğiniz bir özelliğiniz var mı?

Musa Özuğurlu: Sanırım yumuşak huylu olmam. Empati geliştirmeyi seviyorum, daha doğrusu bu doğal bir durum. Oysa acil servis doktoru gibi olmalı gazeteci. Kimseye bulaşmamalı. Ama bunu başaramıyorum. Yetiş(tiril)me tarzı ile ilgili sanırım. Bu durum en büyük handikaplarımdan biri. Aleyhinde haber yaptığım düşmanım da olsa insanlarla ilişki kurabiliyorum bu da yanlış değerlendirmelere sebep olabilecek bir durum. Diğer yandan yazılarımda objektif olmadığım eleştirileri yapılıyor. Bu da üslup ile ilgili bir durum. Konunun net anlatılması taraftarıyım, imaların yeterli olduğunu düşünmüyorum genellikle. Bu nedenle örneğin “Suriye ordusu Halep’i geri aldı” demek yerine “Suriye ordusu Halep’i özgürleştirdi” demeyi tercih ediyorum. Bu gibi ifadeler de doğal olarak sübjektif olmakla suçlanmama sebep oluyor. Suriye savaşında verdiğim haberler de taraflı geliyordu insanlara. Evet taraflıydı. Çünkü olanları Suriye halkına karşı yapılan emperyalist bir savaş olarak görüyordum. Bu görüşte olan bazı gazeteci arkadaşlarım bile beni keskin yazmakla eleştriyorlar. Bu da sanırım benimle ilgili olarak çarpıtılabilecek özelliklerden biri ve gelecekte de öyle olacak. “O zaten Baasçıydı, Aleviydi…” Bunları çok duydum halen duyuyorum.

İsmail Cem Doğru: Deneyimlerinizden yeterince yararlanıldığına inanıyor musunuz? Gelecekte bunu sağlayabilmek adına projeler geliştiriyor musunuz?

Musa Özuğurlu: Hayır. Kendi alanım olduğu için üzerinde duruyorum: yabancı gazeteciler içerisinde Suriye’de savaşı başından sonuna kadar sadece iki gazeteci devamlı olarak takip etti. Bunlardan biri benim. Tarihin en önemli süreçlerinden birine tanık oldum. Normal şartlarda “havada kapılmam lazımdı” Ama bu yazının başından bu yana tarif etmeye çalıştığım anlayış nedeni ile Türk basını tarafından değerlendirilmedi.  Diğer yandan yıllarca bu sektörde her alanda çalıştım. Ancak zamanın ruhu bizim gibi insanları değil kendilerine uygun insanları yaşatıyor. Bizim gibiler ancak kendi mahallelerinde iş yapabiliyor. Şikayetçi miyim? Hayır. Hitap ettiğim kitlenin buna değer olduğunu düşünüyorum. Padişah sofrasında olmadığım için çok mutluyum.

 

İsmail Cem Doğru: Bugüne dek kıskandığınız ve ben yapsaydım dediğiniz bir haber oldu mu?

Musa Özuğurlu: Hatırlamıyorum. Bulunmak istediğim yerler oldu. Galatasaray’ın UEFA kupasını aldığı zaman stadyumda olmak, ya da ordu girdiğinde Halep’te olmak isterdim. Sanırım gelecekte olmak istediğim şeylerden birisi Suriye’nin zaferinin ilan edilmesi ânı olur.

 

İsmail Cem Doğru: Yetiştiğiniz koşulları ve mesleği öğrendiğiniz büyüklerinizle aranızda kurduğunuz ilişkileri göz önüne aldığınızda bugün yetişen yeni nesil gazetecilerin durumu için neler söylemek istersiniz.

Musa Özuğurlu: Maalesef hiç iyi durumda değil. Türkiye’de “gazetecilik ve halkla ilişkiler” diye ucube bir tanım var. Gazetecilik kısmı bırakıldı artık sadece halkla ilişkiler kısmı yapılıyor. Tabii bunun da yukarıda verdiğim cevapların hepsinde olduğu gibi istisnaları var.

Şöyle bir örnek nereye geldiğimizi anlatmaya yeter sanırım: daha önce çalıştığım kanallardan birinin haber müdürü olan arkadaşım anlatmıştı. Ulusal gazetelerden birinin sonradan “Türk basınında Beyaz Saray’da ilk muhabir diye lanse ettiği bir spiker arkadaşımız vardı. Bir gün haber müdürümüze gidip “… bey bunu “Kaferiler” diye okuyoruz değil mi?” diye sormuş. Bahsettiği “Kaferiler” bizim “Caferiler!” düşünün kendi toplumuna bu kadar yabancı ve cahil denmeyi bile hak etmeyecek düzeydeki bu arkadaşımız ekrana çıkıp “milyonlara” sesleniyordu o dönemde.

Buna benzer yüzlerce örnek vardır.

Türk basınında usta – çırak ilişkisi uzun zaman önce yok oldu. İletişim fakültesini bitiren herkes kendisini gazeteci sanıyor. Hele bir de torpili varsa ve yakışıklı ya da güzelse basamakları hızla çıkıyor. Oysa gazetecilik de diğer meslekler gibi yılları gerektiriyor ustalaşmak için. Burnu sürtülmeyen, büyükleri tarafından lanetlenmeyen, kırbaçlanmayan gazeteci “pişmez.” Her meslek mensubu kendi ihtisas alanında uzman olmalıdır. Ama gazeteci her alanda uzman olmalıdır. Ya da uzmanlık alanı dışında işler yapmamalıdır. Ama gelin görün ki Türkiye’de felsefe, sosyoloji, din, siyaset, coğrafya, tarih konularında okumuş gazeteci sayısı çok azdır. Bunun tersinin istisna olması gerekirdi.

Batılı gazetecileri izleme şansım oldu. Hala bilimsel çalışıyorlar, mesleklerinin gereğini yerine getiriyorlar. Amerikan Foxtv gibi zır cahilleri çalıştıranlar da var elbette ama onun bile bir mantığı var Batı’da. Yani sonuç olarak gazeteciliğimiz yerlerde sürünüyor. Hele hele son yıllarda sadece hükümet yandaşı olduğu veya cemaate mensup olduğu için işe alınan ve yükselen gazeteciler var ki onları anlatmaya kitap yetmez.

TRT için “okul” ifadesi kullanılırdı. Özellikle radyolarda çalışan spikerleri temel diksiyon kurallarını bile bilmiyor şimdi. Camide vaaz ses tonuyla haber okuyanlar var. Bu cemaat adı verilen yapının etkin olduğu zamanlarda zirveye ulaşmıştı. Samanyolu tv ile TRT arasında fark kalmamıştı. Aynıdurum TRT’nin bütün alanları için geçerli. TRT neden dış yapımlara milyarlarca para ödüyor? Kendi aldıkları adamların meslek ile alakasının olmadığını çok iyi biliyorlar çünkü. Ama maaşlarını aksamadan alıyorlar. Bu kalitesizlik hemen her alanda tabii.

Bir zaman Reha Muhta ile Show TV ana haber vardı. TV haberciliğinin bozulmaya başladığı dönem o dönemdi. Ellerinde reyting cihazları ile anlık ölçüm yapıyorlardı. Yarım saat boyunca aynı mankeni göstermelerinin sırrı buradadır. Maymuna bile muhabirlik yaptırdılar.

Bu süreç bugün de devam ediyor.

 

İsmail Cem Doğru: Gelecek planlarınızda nereye kadar gazeteciliğe yer olacak…

Musa Özuğurlu: Sanırım ömür boyu mesleği sürdüreceğim. Bu bir hastalık. Olaylara, gelişmelere duyarlılık göstermek bizim mesleğin olmazsa olmaz koşulu. Bu koşulları hala yerine getirebildiğimi düşünüyorum. Sağlığım elverdiğince yazmaya, konuşmaya devam edeceğim. Köyde bir ağaç altında felsefe okumak isterdim. Ama memleket bu haldeyken bunu yapmayı doğru bulmuyorum. Bencillik yapıyor da olabilirim.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ