Leyla Çağlı: “Malina” Üzerine

  • 15 Ocak 2018

Leyla Çağlı

MALİNA

Henüz tıfıl olduğumuz vakitlerde, bir dostun, arkadaşın mesele edindiği bir kitabı alır okurduk.  Gün içinde ayaküstü kitabın içeriği veya üslubuna dair mutlaka beş altı cümle konuşur bazen konuşma sonunda başka kitaplardan bir paragrafı konuya yakın veya uzak ilgisine göre alıntılayıp tartışırdık. Sonu ille uzlaşı ile bitmez, ilerde uyak olarak kullansın diye zihnin ilgili birimine kimliksiz  pek çok ileti gönderilmişti.

Hayat, rutinlerin ve mecburiyetlerin akışına bırakılmayacak kadar kıymetliyken, babamızı seçme şansımız olmadığına göre hiç değilse onu reddetme hakkımızın olduğuna canı gönülden inanıyorken bir kaç resmi karşılaşma sonrası devletin  babamızın babası olduğuna iyice kanaat getirince dedemize mesafe koymaktan başka çaremizin kalmadığı yıllardı.

Sonraları dedemiz bize maaş vererek kendisi için mesele olmaktan çıkardı.

Kendi küçük hayatlarımız adına pek bir şey düşünmüyor oluşumuz sanırım bir gençlik karakteristiği idi.Çünkü hiç kendinden bahseden arkadaşım olmamıştı.

Büyük insanlık idealine ulaşmak için farklı farklı ülke tahlillerinin tedavülde olduğu zamanlardı.

Bazen bir kitaptan ötürü anlaşmazlık çıktığı da olur. Bu nedenle aynı içerikte eş zamanlı olarak bir kaç kitap arka arkaya okunur, paralel okuma dedikleri, bu okuma gündemimizden en çok büyüklerimiz memnun olur kendi küçük hayatlarının büyük amacı gerçekleşmiş gibi sevinirlerdi.

O vakitler okunan her kitabın, yazının bir şekilde ilerde başka bir kitaba doğru yolumu açtığını bilmiyordum. Bugün dönüp geçmişe baktığımda ileriye doğru borçlandığım kitaplar varmış diyeceğim, neyse ki dönülebilen bir şey değil geçmiş.

Bir kez okundu  mu artık okunmamış gibi yapılmayacak kitaplar vardır çünkü.

Bu, hayatın çok özel bir evresinde yol ayrımlarında, virajı lüzumsuz bir şekilde geniş aldığınız sırada, tam bir kapıyı kapatıp diğer kapıyı açacakken birden bire hayatınızın içine doluşan öyle bir şey okursunuz ki sonradan okuyacaklarınız için ona borçlanmış olursunuz.

Şimdi Malina’ yı (biraz da geç kalarak okuduğumu ve mutlaka bir metne, bir kitaba borçlandığımı düşünerek) bitiriyorum.

Bir kitaba borçlanmak bir insana borçlanmaya benzemez. Çünkü bir insana borçlandığınızda ödeme zamanı ve şekline dair en azından fikriniz vardır. Ama bir kitaba borcunuzu nasıl ve ne zaman ödeyeceğinize dair pek de yerli yerinde bir tahminiz olamaz.

Benim için Bachmann’ ın Malina’sı borçlanacağım bir roman olacaktır. Kitaba dair yazan pek çok kimse mutlak aşkın romanı olarak tanımlansa bile mutlak olana her daim ön yargıyla yaklaşan benim için aşktan daha fazlasını anlatıyor.Hatta seven sevilen diyalektiği seveni kör, sevileni zorba yaptığında, kör olan taraf yaşamın diğer katmanında zorba olabiliyor.

Üç kişi arasında yaşanan aşkta aynı kişi hiç koşulsuz tüm benliğiyle, varlığıyla, hoyrat birine bağlıyken, aynı koşulsuz sorgusuz duygularla kendisine bağlı diğerine karşı hoyratlaşabiliyor.

Kitabın öznesi kadın : ‘’İvan ve ben : bir noktada birleşen dünya. Malina ve ben, ikimiz bir olduğumuz için: aykırılaşan dünya.’’dediğinde anladım ki İvan’la ilişkisinde aşkın Malina tarafı olduğunu, Malina ile yaşadıklarında ise aşkın İvan tarafı olduğunu bilerek yaşamış.

Bachmann kitap bitinceye kadar aşkın müstakil karanlığını hep bir teknik olarak sürdürür.

Aşkın iki ters dürtüyü içermesi, kadın kahramanı olabildiğince çok şey anlatmaya, kendisini daha çok paylaşmaya iterken, erkek kahramanlardan Malina ise alabildiğine karanlık ve bu karanlığının seçilmiş kadarını kadına ve bize verir. Aynı kadın İvan’la ilişkisinde Malina’nın kendisine davrandığı şekilde davranır.

Merak, öğrenme, paylaşma, kendi karanlığını verme geri, alma roman boyunca devam eder.

Ama asla bir aşk romanı değildir, aşksızlığın romanı belki.Her birimizin faşizmin başlangıç noktasına ne kadar yakın olduğunun resmidir.

 

 

 

 

 

 

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ