Ramazan Parladar:”Yağmurdan Sonra Yüzleşme”

  • 04 Şubat 2018

RAMAZAN PARLADAR

YAĞMURDAN SONRA YÜZLEŞME*

On sekiz yıldır siyasi hükümlü olarak yaşamını sürdüren Yalçın Hafçı, daha önce yayımladığı şiir ve öykü türündeki kitaplarından sonra ilk romanıyla okur karşısına çıktı.  Yağmurdan Sonra adlı roman otobiyografik özellikler taşıyor. Bunu dışarıdan bilgilere gereksinim duymaksızın romandaki birtakım ifadelerden rahatlıkla anlayabilir okur. Romanın başkişisi olan Tahir, şiirler, öyküler yazan, bunları çeşitli dergilerde yayımlayan, bir arkadaş grubuyla bir edebiyat dergisi çıkarmaya hazırlanan ve aynı zamanda otobiyografik nitelikli bir romanın yazımını sürdüren bir karakterdir. Başkişisi yazar olan birinin dilinden yazıldığını öğrendiğimiz bu roman, aynı zamanda elimizde tuttuğumuz romandır; yani anlatıcının, kitabın en sonunda bitirdiğini söylediği roman, bizim de son cümlesini okuyup kapattığımız kitabın ta kendisidir:

“bu romanın sonu nasıl bitiyor, merak ettim? diye sordu.

“roman işte şimdi bitti.” (s. 200)

Otobiyografik bir romanla karşı karşıya olduğumuzu gösteren başka işaretler de var romanda. Bunlardan biri, yazarın gerçekçiliğe dayalı sanat görüşünü açık etmesi bakımından burada anılabilir:

“Eğer hikâye uydurmaysa yazılan her şey birazcık eksik kalıyor aslında. Çünkü kusursuz olan tek öykü hayatın ta kendisi. Yoksa edebiyat insanın kendini anlattığı değil, kendini sakladığı üç kuruşluk bir sahneye dönüyor.” (s. 33)

Yağmurdan Sonra, bir tür taşıyıcı karakter olan Tahir’in şahsında bir dönemin sosyal, kültürel, ve siyasi iklimine mercek tutan bir roman. üniversitelerdeki öğrenci olayları, sol örgütlenmeler ve sonunda yakın tarihimizin siyasi belleğinde acı izler bırakan ölüm oruçları ve hayata dönüş operasyonu. Tüm bunları birbirine sıkı sıkıya bağlı hikâyeler olarak okumamız mümkün. Ancak romanın dramatik yapısını oluşturan ve yazarın asıl yüzleşmesi şeklinde okuyabileceğimiz hikâye, yazarın çocukluğunda yaşadığı birtakım travmatik olaylardan oluşuyor. Roman boyunca bu ana hikâyeye eşlik eden, hatta ana hikâyeyi sayfalar boyunda geri plana iten, bir dip hikâyeye dönüştüren toplumsal, kültürel ve siyasi alanla ilgili olup bitenlere yönelik anlatıcının (dolayısıyla yazarın) muhalif ya da eleştirel / özeleştirel bir noktada konumlanışı onda büyük psikolojik yarılmalara neden olmaz. Orada, oldukça kendinden emin, hatta yukarıdan bakan bir kişilikle karşılaşırız. Kahramanı bir trajedi kahramanına benzeten / dönüştüren asıl şey, onun babasının intiharı ve kızkardeşinin ölümü karşısında “anne”yi bir başka uca yerleştiren gerilimli yapıdır.

Aslında bu ikili yapı, yani kahramanı toplumsal, kültürel ve siyasi kişiliğiyle karşımıza çıkaran anlatısal yapıyla, kahramanın çocukluğundan devraldığı psikolojik durumunu yansıtan anlatısal yapı, romanın tekniğine, dolayısıyla niteliğine etki eden, deyim yerindeyse, yazınsal nitelikleri bakımından iki ayrı romanla karşı karşıya olduğumuz izlenimini veren bir özellik gösterir. Sözünü ettiğim ilk yapı içerisinde, yazar hem örgütlü sol gelenek içerisinde sıkça görülebilecek eril, feodal kahraman modelinin bir tekrarını gerçekleştirir hem de roman tekniği bakımından daha kusurlu denilebilecek bir anlatımı sürdürür. Bu kusurlardan, bence romanı en çok zatıflatanına değinmekle yetineceğim.

Kitabın daha ilk sayfasından başlayak okurun maruz bırakıldığı bir durum var. Başta anlatıcı karakter olmak üzere kitapta yer alan birçok kahramanın ağzından dökülen beylik laflarla bir tür “hayat dersi” sağanağına yakalanır okur, kitap boyunca kurtulamaz bundan. Satırlar değil, pasajlar boyu metne boca edilen bu büyük laflarla okur terbiye edilir adeta. Kimi zaman bir bilgenin, kiminde bir filozofun, kimi zaman da bir yalvacın ağzından dökülebilecek lafları bir çırpıda söyleyen kahraman(lar)la sonu gelmez bir eğitim sürecinden geçirilir okur. Her duruma, her olaya, her kişilik özelliğine yönelik çifte kavrulmuş bir özlü söz, romanın cümlelerini ağırlaştırdıkça ağırlaştırır. Birkaç örnek verelim:

“Gerçi ölüleri hatırlamak onları yaşatmaz, ama yaşayanları her anımsayışta biraz daha öldürür” (s. 22)

“Çünkü, dedi işaret parmağıyla beni göstererek, önyargılı olacak kadar aydınlanmışsın sen” (s. 39)

“Hâlbuki insan annesini ve babasını diğer insanlar gibi iyi ya da kötü olduğu için sevmeli ya da sevmemeli” ( s. 43)

“Biriyle olmak demek, kendinden tavizler verip ona göre kendini kesip biçmek demektir” (s. 49)

Yukarıdaki alıntılar kitabın ilk elli sayfasından rastgele alınmış birkaç örnek.  Yazar kimi zaman bu zaafının farkına da varıyor, buna yönelik şeyler de söylüyor; ama birkaç cümle ya da paragraf sonra içindeki bilgeyi, filozofu ya da yalvacı konuşturmaya devam ediyor.

Öte taraftan örnekleriyle anlatmaya çalıştığım bu zayıflık ile başka kimi zayıflıklara rağmen romanı büsbütün başarısız saymak doğru olmaz. Tersine, yukarıda da değindiğim ve romanın dramatik yapısını oluşturan asıl hikâyenin anlatımında yazar, daha etkileyici bir anlatım seviyesine ulaşıp bir ölçüde kusurlarının üstünü örtüyor. Yazar daha önce de değindiğim gibi, estetik tavrını gerçekçilikten yana belirlese de, romanı başarılı kılan özelliklerin oluşmasında kurguya yönelik gerçekleştirilen kimi teknik uygulamalar etkili oluyor. Yazının burasından itibaren, bu açıdan dikkat çekici gördüğüm birkaç değini ile yazıyı sonlandıracağım. Yazılacakları daha anlaşılır kılmak için kısa bir özet yerinde olacak.

Tahir, İstanbul’da edebiyat okuyan Keskinli bir gençtir. Çocukluğunda yaşadığı kimi travmalar onu sert, tavizsiz, inatçı biri yapmıştır. Politik biridir. Örgütlü mücadeleye büsbütün inanan biri olmasa da, her türden olay ya da eylemin içinde olmaktan kaçınmaz. Bu sert ve uzlaşmaz tavrı duygusal ilişkilerini de doğrudan etkiler. Bir tür uyumsuzdur. İki yakın arkadaşından biri cezaevinde açlık grevindedir, diğeri kayıptır. Devlet mi, örgüt mü kaybetmiştir bilinmez. Sonra Tahir de kendini F tipi bir cezaevinde bulur. Aynı zamanda genç bir edebiyatçı olarak edebiyat dünyasında var olmaya çalışmaktadır. Daha önce çeşitli dergilerde şiirler, öyküler yayımlamıştır. Bir süredir çalıştığı ilk romanını da bu cezaevi günlerinde tamamlar.

Tahir çocukluğunda iki büyük travma yaşamıştır. Biri kızkardeşinin ölümü, diğeriyse babasının intiharı. Babasının intiharından annesini sorumlu tutar Tahir. Anne İstanbullu bir ailenin kızıdır, hiçbir zaman eşini yakıştıramamıştır kendine, sınıfsal farklılığını hep hissettirmiş ve eşini yalnızlığa, mutsuzluğa sürüklemiştir. Boşanmayla sonuçlanan bu evlilikten sonra mutsuzluğu daha da koyulaşan baba bir sabah evin bahçesindeki elma ağacına asmıştır kendisini. Cenaze sırasında şunları der Tahir;

“O an anladım ki, babamın yıllardır suladığı elma ağacı annemin ta kendisiydi. Asılacağı bir ağacı ömrünce sulayıp durdu babam” (s. 144)

Anlaşılacağı üzere tüm suçu annesinde görmektedir Tahir. Roman boyunca bu duygusunu açıkça hissettirir okura. Kardeşinin ölümü ise aslında daha derin izler bırakmıştır Tahir’de. Onun düşerek can verdiği kuyu, roman boyunca neredeyse bir leitmotive dönüşmüştür; ne var ki kuyula ilgili vicdanını yoran asıl hikâyeyi ısrarla anlatmaz Tahir. Hatta, okurun merak duygusunu köreltecek iki anlatımla sürekli dönenip durduğu “kuyu” metaforuna odaklanılmasını engeller. Biri, henüz Tahir doğmadan önce halasının o kuyuya atlayıp intihar etmesi, diğeri de kardeşi Yağmur’un kuyuya bakma isteğini istemeyerek de olsa geri çeviremediği anlatım. Bu iki anlatımla, okur Tahir’deki kuyuyla ilgili travmatik etkiyi bu hikâyelere bağlar ve bildiğini düşündüğü sebeplerden dolayı da Tahir’in iki de bir döne dolaşa geldiği kuyu metaforunu merak etmez, sorgulamaz. Dolayısıyla da romanın finaline giden yolun nereye çıkacağını kestiremeden yol alır okur. Okurun, algısını şaşırtan bir şey daha yapar yazar-kahraman. Bir taraftan kuyuyla ilgili ikincil hikâyeleri ifşa ederken, diğer taraftan da kardeşinin ölmüş olduğunu satır aralarında sıkça tekrarlar. Bu, okurun, kardeşinin ölümüyle kuyu metaforunu yan yana getirmesini daha da zorlaştırır.

Yirmi dokuz bölüm halinde anlatılan romanın son bölümünde biçim değişikliğine gidilir. Kahramanın hayatı boyunca baskılamaya çalıştığı asıl travmayla yüzleşmesini okuyacağımız bu son sayfalarda tutmaya başladığı günlükle konuşmaya başlar okurla. Bu biçim değişikliği onun asıl yüzleşmeyi gerçekleştirmesinin olanağı olur aynı zamanda. Şimdiye kadar öğrendikleriniz değil asıl mesele, der gibi. Uzam artık cezaevidir, burada gerçekleşecektir yüzleşme, kahramanın yine “kuyu” metaforuyla betimlediği. Roman boyunca kapatmaya çalıştığı kuyunun içindedir artık, yüzlemenin uzamında. Annesi bir süre ölümle pençeleşmiş, sonradan sağlığına kavuşmuştur. Bu süre zarfında içten içe gitmek istese de bir türlü ziyaretine gitmez annesinin Tahir, annesinin ısrarla çağırmalarına karşın hep son anda vazgeçer. Ama ziyareti bu sefer Tahir hücredeyken annesi gerçekleştirir. Şunu der: “Seni hiç suçlamadım oğlum,” İşte bu cümle okuyucu için bir şoktur, anlaşılmayan, yerine oturtulamayan bir cümledir. Hemen ardından Tahir’in ağzından şu cümleyi okuruz: “Herkesin hayatında hiç kimseye söylemediği bir sır var vardır” Demek, sırrın dökülmeye başlayacağı noktadayız. Sırrı dökecek olan da edebiyattır; yazarın edebiyat görüşünü iyice belirginleştirdiği yer de burasıdır. Biraz uzun bir alıntıyla biraz daha yaklaşalım bu sırra;

“İtiraf ediyorum. Annem hakkında tamamen kötü bir hikâye yazdım ben. Onu içimdeki kuyuya atarak cezalandırdım. Ama nefret içerisinde birini o kuyuya atarak müebbet bir ceza veriyorsanız, aslında kendinizi de o kuyuya atmışsınızdır. Gerçekle yüzleşmeden daha kolay görünür bu, ama esasında daha zordur, çünkü koca bir hayatın her evresine yayılır bu hastalık. İşte bu yüzleşmeden kaçmak için tamamen kendimi yazacağım bir roman yazmaktan kaçmıştım önceleri. Zira bu, edebiyat yoluyla bile olsa gerçeği görmemizi sağlayacaktı. Ama edebiyatla yalandan bile ilgilenmeye başlayan biri birdenbire bu yüzleşmenin içinde bulur kendini. Edebiyat size gerekirse düşmanınızın gözünden bile hayata bakmayı dayatabilir.” (s. 195)

Kuşkusuz romanın başından sonuna kadar yalanlar söylememişti anlatıcı okura. Anlattıkları hep gerçekti, yaptığı, büyük travmasını ikincil travmaları öne çıkararak küllendirmekti, asıl yüzleşmesi gerekeni gözardı etmekti. Ama, işte edebiyat onu (anlatıcı / yazarı) gerçeklin kucağına bıramıştı. Bir sonraki sayfada Yağmur’un ölüm nedenini öğreniriz. Yine kuyunun etrafında oyun oynadıkları bir gün, annesinin yerleştirdiği taşı kaldırarak kuyuyu seyreder, kuyuya şiirler okur Tahir. Bu sırada arkasından yaklaşan Yağmur’u uzaklaştırmaya çalışırken kuyuya düşmesine neden olur. Bu olaydan kendini sorumlu tutar hep. Ama bu travmayı bastırma duygusuyla şaşırtıcı biçimde olaya şahit olan annesine karşı nefret duyar. Bu nefret bu gerçekle yaşayabilmesinin bahanesidir aslında. O ağırlıktan kurtulmanın yolu, yükü başkasının omzuna atmaktır, Tahir bunu yapar işte. Şu tuhaf cümleyi kurar: ” Kardeşimin ölümüne sebep olduğumu biliyordu. Kimseye söylememişti ama ondan nefret etmem için onun biliyor olması yeterliydi.” (s. 197)

Yazının başında biraz da uzunca dile getirdiğim kimi kusurlar bir tarafa, romanın özellikle sonlarına doğru, tekniğin de daha çok devreye girmesiyle yakaladığı düzey kitabı başarılı kılmaya yeter. Belki ikinci baskıyla bu kusurlar da giderilerek çok daha etkileyici bir roman haline de gelebilir Yağmurdan Sonra.

*Bu yazını  kısa versiyonu Lacivert dergisinin 78. sayısında yayımlanmıştır.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ