Murat Gülsoy ile “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” Üzerine / Fatma Yeşil

  • 28 Şubat 2018

Fatma Yeşil

“Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet”, Murat Gülsoy

 Can Yayınları, Roman

 (Söyleşi 2016 yılında Varlık dergisinin Mayıs sayısında yayımlanmıştır.)

“Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” romanı zihninin içinde ölmüş kişileri konuk ederek yalnızlıkla başa çıkmaya çalışan bir adamın hikâyesini anlatıyor. 

FY- Kitabın önsözünde birçok yazar ile sohbet ediyorsunuz. Özellikle Borges ve Tanpınar hâlâ yaşıyorlar da hayatımızdan geçiyorlar gibi… Borges’i ve Tanpınar’ı kitap ile neden ilişkilendirdiniz?

 MG – Okuduklarımız bizi ve yazdıklarımızı şekillendirir. Yazarın gücü etkileyebilmesiyle ölçülebilir ancak. Bu yazarlar da son derece etkili oldular benim üzerimde. Kitabın girişinde yer alan mektupta Borges’le konuşan yazarın Tanpınar’ı ona anlatmaya çabalaması bir tür kendini gözden geçirme olarak da okunabilir. İnsan önce etkilenir, sonra neden etkilendiğini sorgular. Yazarın etki altında kalması hem bir endişe yaratır hem de bu etkiyle mücadele etmesi onu olgunlaştırır. Bu çok garip bir süreç aslında. Aşkı arar gibi arıyoruz bizi etkileyecek yazarları, bulunca da, etkileri altına girince de tedirgin oluyoruz, neden diye soruyoruz, neden onca yazar içinde onlar? Nedir beni çeken bu yazarlara? Bu etkinin ne olduğunu çözebilirsem, kendim, yazdıklarım, hayata bakışım, zayıflıklarım ve zaaflarım hakkında da bilgi edinebilirim belki… Evet böyle düşünüyorum. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet romanı zihninin içinde ölmüş kişileri konuk ederek yalnızlıkla başa çıkmaya çalışan bir adamın hikayesini anlatıyor. Roman, romanın içindeki romanın yazarının kim olduğunu, nasıl bir ruh durumda olduğunu, nasıl bir zamanda yaşadığını işaret eden metinlerle sarılı. Önsöz metni romanın daha çok edebi köklerini irdelerken sonsöz metinleri, ekler kısmında verilenler de diğer unsurları gündeme getiriyor. Kitabın sadece içerdiği ana hikayeden ibaret olmadığını göstermeyi, yazılma sürecini, yazarını, yazıldığı toplumsal ve tarihsel anın kişi üzerindeki etkilerini de içermesini amaçladım. Bu hikayenin 2015 yazında İstanbul’da yazılması kuşkusuz içeriğini belirledi, bu önsöz ve sonsöz metinleriyle de okura bu durumun farkına varması söyleniyor, farklı okuma biçimleri öneriliyor.

 

FY- “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet”  birlikteliği, yalnızlığı, mutluluğu; yaşam ve ölüm arasında kalmışlığı bir bedende şekillendiriyor. Tüm bu zıtlıkların yanı sıra bilimkurgu da romanı biçimlendiren önemli bir boyut romanda.

 MG – Bilim-kurgu son derece olanaklı bir türdür. Genellikle gelecekte ortaya çıkabilecek yeni bilimsel ve teknolojik gelişmelerin hayatı nasıl belirleneceği üzerinden kurgular üretilmesine hizmet eder. Bilim-kurgu denilince ilk akla gelenler uzay yolculukları, zaman makineleri, olağanüstü silahlar ya da çok uzak gelecekte kurulan galaksi imparatorlukları olur. Oysa bu türde yazılmış iyi romanlar ve öyküler çoğunlukla felsefi meseleleri edebiyata taşırlar. Örneğin Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451, George Orwell’ın 1984, Anthony Burgess’in Otomatik Portakal, William Golding’in Sineklerin Tanrısı Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma adlı romanları da bu özellikleri barındırmalarına karşın bilim-kurgu gibi sınıflandırılmazlar ya da bilim-kurgu denilince ilk akla gelen romanlar olmazlar. Daha çok distopya olarak adlandırılırlar. Benim etkilendiğim bu tür romanlar aslında. Düşünsel olanın ön plana geçmesi her zaman edebiyat için bir tehlike olduğu söylenir ama birçok felsefi meselenin tartışılmasına imkan veren bu eserlerin edebi yönleri hiç de zayıf değildir. Bu çok tartışılabilecek bir sav kuşkusuz, demek istediğimi biraz daha açayım: Yazar romanını artık üzerinde emin olduğu bir düşünceyi görselleştirmek ya da örneklemek için yazıyorsa ortaya çıkan bir sanat yapıtı olmaktan çok bir eğitim ya da propaganda malzemesi olur. Oysa bu adını saydığım romanlarda karakterlerin olası distopik durumlarda yaşadıkları açmazlar anlatılırken onların hakiki deneyimleri araştırılmakta yazarın kendi içsel yolculuğunun verileri ile derinleştirilmektedir. Bu romanda ben de o ustalara öykünerek günümüzde bir distopya kurmaya çalıştım. Ama bu tıpa tıp yaşadığımız dünyaya benzeyen sadece bir unsuruyla ayrılan bir distopya, o da ölen insanların zihinlerinin belirli koşullarda onları konuk etmeye gönüllü kişilerin zihinlerinin içine aktarılması imkanının olması. Çünkü zamanımızın ve yakın geleceğin en önemli meselelerinden birinin yalnızlık olduğunu düşünüyorum. Örneğin yirminci yüzyılın ortalarına kadar önce hastalıklar ardından yaygın dünya savaşları yüzünden insanların önde gelen meselesi hayatta kalabilmekti. Genç yaşta ölüm en yaygın sorunlardan biriydi. İnsanların yaşamlarını sürdürürken hissettikleri kaygılar çok farklı olabiliyordu. Günümüzde ve gelecekte, insan ömrünün uzaması ile birlikte farklı sorunların gündeme geldiği ve geleceği de bir gerçek. Bunların başında yalnızlık geliyor. Tabii daha önce savaşlar ya da küresel iklim felaketleri ile yok olmazsak…

 

FY- Romanda her şey tam da bugünü anlatıyor… Günümüz romanlarında yaygın olan geçmişi anlatma bağımlılığından uzak. Güncel terimler, yaşamımızın önemli bir parçası olan teknolojik aletler olduğu gibi, en gerçek hali ile karşımıza çıkıyor. Bizleri yalnızlığa iten sosyal medyanın çemberinden geçiyoruz, belki de yalnızlığımızı orada paylaşıyoruz… Peki sizce sosyal medya yalnızlar için nasıl bir hizmet?  

 MG – Sosyal medya, internet ya da bir başka şekilde söylersek günümüz iletişim teknolojisi ve ortamları akla hayale gelmedik olanaklar içeriyor. Sadece bize “sunulan” bilgiye erişmemizi sağlamıyor aynı zamanda bizleri de birer bilgi sunan durumuna getiriyor. Şu anda herkesin, internet erişimi olan herkesin, birer yayıncı olması önünde bir engel yok. Bir kaç dakika içinde kendi canlı yayınınızı yapabilirsiniz. Tüm sosyal yaşam internete bağlı bir büyük ağa dönüşüyor. Bu durum o kadar hızlı ve doğal ihtiyaçlarımıza cevap verecek şekilde gelişiyor ki… Hava durumunu saatlik dilimler halinde bilmek istiyoruz, gideceğimiz adresi yön bulan program bize tarif etsin, en yakın eczanenin nerede olduğunu hemen öğrenelim, nerede olursak olalım kimliği belirli güvenilir bir taksi hemen bulunduğumuz yere gelsin, orta okul arkadaşlarımızı bulabilelim, çok uzaklardaki yakınlarımızla saatlerce görüntülü sohbetler yapalım istiyoruz ve yapabiliyoruz. Bu yüzden de insanlar boğazlarından kesip pahalı akıllı telefonları satın alıyorlar. Bence bu durumu küçümsemek ya da insanlar neden başlarını telefonlarından kaldırmıyorlar diye eleştirmek sadece durumu yeterince algılayamamak demek. Çünkü sosyal medya, evet, bizi insanlara bağlıyor. Kimsenin kimseyi tanımadığı büyük kalabalıkların yan yana yaşadığı şehirlerde sosyal medya yalnızlığı bir nebze olsun gideriyor. Üstelik son derece işlevsel de olabiliyor. Bir felaketi ya da bir cinayeti gizlemek eskisinden çok daha zor. Ama tüm bu imkanlara rağmen yine de yalnızız. Daha doğrusu yalnızlığımızın daha çok farkına varıyoruz. Bence insanın en temel varoluşsal meselelerinden biri yalnızlık. İnsan yavrusu annesinden koptuğu andan itibaren bir yalnızlık duygusunun içine yuvarlanır. Hep bunu aşmaya çalışır. Aşılabilir mi? İnsanlarla iletişim kurarak, birlikte olarak, birbirini anlayarak, dinleyerek bir nebze olsun aşılır tabii. Ama tam anlamıyla yok edilemez. Bir insanın diğerini tam anlamıyla dinlemesi, anlaması, onun yanında olması aslında imkansız bir şey. Bu şimdi daha görünür oldu. Tam sohbet ederken karşımızdakinin telefonun çalması, bir mesaj alması ya da ortada hiçbir şey yokken karşımızdakinin kendiliğinden elinin cep telefonuna gitmesi ve orada hızla gezinmesi insana kendini yalnız hissettiren durumlardır. Eskiden olmaz mıydı? Belki olurdu, karşımızdaki birden dalıp giderdi, başka şeyler düşünürdü ama biz bunun farkına varmazdık ya da görmezden gelirdik. Şimdi yüz yüze iletişim eskisinden daha zor çünkü karşımızdakinin ilgisi için onun elinin altındaki yüzlerce insanla yarışmak zorundayız. Tüm bunlar yeni dünyanın yeni durumları. Ama her ne olursa olsun insanın temel yalnızlık duygusu yok olmayacak, bu mesele ile boğuşmaya devam edecek. Romanımdaki karakter bir başkasını içine almış olmasına rağmen bu duygudan kurtulamıyor.

 

FY- Kahramanımız Mirat Alsan. Mirat Alsan ismini birçok açıdan analiz edebiliriz aslında. Mirat ayna demek ve kitapta da karakterin aynaya baktığı bir bölüm var. Bunun yanı sıra Mirat’ın ismi çoğu zaman yanlış kullanılıyor, insanlar onu “Murat Alsan” anlıyor. Bu durumun Mirat’ın kimliğindeki kırılmaları oluşturduğunu öne sürebilir miyiz? Karakterin ismi ipucu niteliğinde mi?

MG – Belki de… Roman yazma sürecinde yaptıklarımızın sadece bir nedeni olmuyor, birden çok etki bir araya geliyor. Örneğin Mirat ismi bir önceki romanım Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’ye bir anıştırma aynı zamanda. Ayna anlamına gelmesi konuyla uyumlu olduğu için de işlevsel. Ama benim için asıl önemlisi kendi adıma çok yakın olması. Bir şekilde karakteri kendime çok yakın bir noktadan başlatmak istedim sanıyorum. Tıpkı romanın geçtiği zamanın içinde yaşadığım zaman dilimine çok yakın bir noktadan başlamasını istediğim gibi. Tüm bunların karmaşası… Zaten roman da bu karmaşayı yansıtacak bir çok parçalı yapıya sahip.

 

FY- Mirat çağımız insanı gibi iç hesaplaşmaları ile mücadele eden bir “yalnız”. Hayata karşı derin bir sancı çekiyor, büyük bir buhran yaşıyor… Tüm bunlar olurken birden karşısına JANUS çıkıyor ve Mirat içinde ölüleri yaşatmaya başlıyor. Tek zihinde yaşayan başka insanlar… Aslında kendi kendimize sağladığımız böyle bir hizmet vardır diyebilir miyiz? Okuduğumuz romanlarla, öykülerle, şiirlerle birçok yazarı ve şairi zihnimizde yaşatıyoruz…

MG – Evet. Hem okuduklarımız yoluyla başkalarını zihnimizin içine alıyoruz hem de yaşadıklarımızla. Yakınlarımız, arkadaşlarımız öldüğünde ya da onlardan uzak düştüğümüzde onları zihnimizde yaşatmıyor muyuz? Evet ama bu çok zorluyor bizi. Çünkü tüm gücümüzü bu yaşatma eylemine ayırıyoruz. Birilerini zihnimizde yaşatmak, onları sürekli hatırlamak, onların gözleriyle de dünyaya bakmak, onların sözleriyle de dünyayı yorumlamak çok yorucu, insandan çok şey talep eden süreçler. Böyle olmasına rağmen bundan vaz geçmiyoruz. Çünkü çok derinden bildiğimiz şu gerçek var, bunu hepimiz biliyoruz: Bizi insan yapan şey içimizde yaşattığımız insan sayısınca çoğalıyor. İnsan olmak kolay değil bu anlamda. Sadece bedensel ihtiyaçlarının derdine düşmüş bir insan neden güdük kalıyor? Başkalarını düşünen, anlayan, onlar için sevinen, üzülen, kaygılanan insan daha fazla insan oluyor. Yalnızlık meselesini insan olma sürecinden ayrı düşünmüyorum.

 

FY- Kitabın sonu eklere ve sonsöze ayrılmış. JANUS’un karakterde yol açtığı hafızasızlığa karşılık olarak; son dönemlerde yaşadığımız birçok olaya parmak basılmış: Ankara, Suruç, IŞİD… 

MG –Romanı neden yazdım? Neden başka romanlar da yazmak istiyorum? Neden öyküler yazmayı planlıyorum? Çünkü bu benim için son derece kişisel bir varoluş araştırması. Bir hakikat arayışı. Ama bunu mistik bir arayışla karıştırmamak lazım. Kendi içim dışında bakabileceğim bir yer yok. İnsanın içi karanlık bir mağara gibi, camera obscura gibi, dışarının görüntüleri insanın içine yansıyor. Anlamak, başkalarının acılarına ortak olmak ancak insanın kendi içinde onların karşılığını bulması ile mümkün oluyor. O yüzden edebiyat önemli. Edebiyat bizi başkalarına bağlıyor ama kendi iç dehlizlerimizde buluşuyoruz insanlarla. Bu romanı yazmaya başlarken aklımda tek bir mesele vardı: İnsanın varoluşsal yalnızlığı, bununla başa çıkmak için başkalarından medet umması, onları içine almaya çalışması… Ve tabii bunun imkansızlığı… Ama yine de başka bir yolun olmaması. Ancak yazmaya başladığım günlerde içinden geçmekte olduğumuz korkunç olaylar git gide beni etkisi almaya başladı. Yazmayı sürdürmenin imkansız hale geldiği günler oldu. Bir anda bir bomba patlıyor ve yüzlerce insan ölüyor. Terör, savaş, katliam, cinayet, ölüm örmeye çalıştığımız gerçekliği yırtıyor, parçalıyor, anlamsız hale getiriyor. Yazma süreci ilk kez bir hayat memat meselesi haline geldi benim için. Bunu bir sefer daha hissetmiştim. 1999 depreminde. Deprem olduğunda ilk kitabım yayınlanalı bir ay oluyordu. Çok sevinçliydim ama depremle birlikte çevremde örülü olan anlam uzayı yırtıldı. Boşluğa düştüm. Bunu onarmak zaman aldı. Benzer bir ruh durumunu şimdi, 2015 yazında ve sonbaharında yaşadığımı hissettim. Üstelik şimdi orta yaşlı bir adam olarak… Bir baba olarak… Belli ki yarın da benzer felaketler yaşayacağız. Peki ama yazmaktan vaz mı geçmeli? Zamanlar hep zordu, hep acıydı. Yaşadık, tanık olduk, acı çektik ve sonra unuttuk. Unutmadan yaşamak mümkün olamıyor ne yazık ki… Ama derinden biliyoruz ki unutarak yaşamak da bizi insanlığımızdan uzaklaştırıyor. Bu bir açmaz. Bu açmazı aşmanın bir yolu var mı bilmiyorum. Bu sefer yazarken çevremde olup bitenlerin baskısını çok daha yoğun bir şekilde hissettim. Bir yol bundan tamamen kaçarak başka bir yerde romanı örmeye devam etmekti. Belki çok daha güçlü bir yazar bunu yapabilirdi. Ama ben bunca şey olurken romanımı yaşadığım zamandan yalıtabilecek gücü kendimde bulamadım. Tam tersi bir yol benimsedim, kaygılarımın romana sızmasına izin verdim. Romanımı yaşadığım zamana açtım. Bu yüzden de yaşananların gölgesi düştü yazıya. Siyah bir sayfada cisimlendi. Ben ileride bu sayfaya baktığımda neleri hatırlayacağımı biliyorum ama geleceğin okurlarının ne düşüneceğini bilemiyorum. Her zaman umutlu bir insan oldum. Umutsuzluğun insanı hareketsizliğe, durağanlığa, yenilgiye sürüklediğini düşündüm. Halen de öyle düşünüyorum. Belki önümde yaşadığımdan çok daha az zaman kaldı yaşanacak. Ama kalan zamanda dürüst bir şekilde yazmaya devam etmenin önemine inanıyorum.

Fotoğraf: Reyhan Kızılkaya

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ