Melike Belkıs Aydın ile “Pembe Kızıl” Üzerine

  • 21 Mart 2018

Fatma Yeşil

Melike Belkıs Aydın, Pembe Kızıl

Nota Bene Yayınları, Öykü

(Söyleşi 7 Mayıs 2016’da ‘biamag’de yayımlanmıştır.)

“Safını Seç, Diye Fısıldayan Bir Sesi Dinleyerek Yaşamak Zorundayız”

Hayatın rengine bir kadının gözünden bakmak; yalnızlığın kırılganlığına parmak uçlarımızla dokunmak…

Herkeste olanı, herkesin olanı açık seçik bize sunan öyküler Pembe Kızıl’dakiler. Her şey bir anda, gözümüzün önünde oluveriyor onları okurken. Melike Belkıs Aydın perdelerimizi kaldırıp tüm arzularımızı -olanı olduğu gibi- bütünleyerek görünür kılmış.

Cinselliğe tek başına bir mesele olarak değil de, toplumsal algının tabularına bir karşı çıkış olarak rastlıyoruz kitapta. Kurgunun gerçekliğini bütünlemiş, incelikli bir şekilde ele alarak öyküleri kuvvetlendirmiş.

Kadının kendini ifade etmeye bile cesaret edemediğini, toplumun mağdur birey üzerinde kurduğu baskıyı, yalnız bırakılmış bireyin yaralarını dönüp dönüp düşünür de bir türlü dert edinemeyiz. Belki de toplum hepimize içimizden konuşmamız gerektiğini öğrettiği için… İçimize dert olanlar, sustuklarımız, susmak zorunda bırakıldıklarımız, cesaretsizliğimiz, boş verdiklerimiz ve ötekileştirildiklerimiz bir uğultu olmaktan çıkıyor sanki, öyküler sesimiz oluyor bir anda.

Pembe Kızıl üzerine Melike Belkıs Aydın ile söyleştik. Kitaptaki öyküler belki sizin de sesiniz olmak için bekliyor.

Öykünün dili bugünlerde hepimizin umudu olsun! Keyifli okumalar…

Sıcak Nal’dan çıkan “Kılavuzun Burnu” adlı deneme kitabınızdan sonra ikincisi bir öykü kitabı: Pembe Kızıl. Kitap kapağı kitabın kimliğini, içeriğini anlamak için bakılacak ilk veridir. Okuyucunun kitapla ilk karşılaşması… Pembe Kızıl’ın kapağına baktığımızda bir “özne” olarak kadının sesini duyacağımızı anlıyoruz. Bu algı okurda nasıl bir etki yaratır sizce?

Ben her şeyi en kısa ve güvenli yoldan değil de karmaşık tarafından yapanlardanım. Özellikle değil de hep böyle denk geldiği için, hep en kısa mesafede bile yolunu yitirenlerdenim. Menzile illa ki dolanarak giderim. Kapak tasarımı konusunda da böyle bir şey oldu. Sevgili editörüm Sibel Öz ile onun cezaevinden bir arkadaşının tasarımını kapak görseli olarak kullanmak istemiştik, çok güzel bir çalışmaydı. Ama sonra teknik nedenlerle değiştirmek zorunda kaldık tasarımı.

İkisinin de habercisi oldukları mevzu kadınların anlatıcı olduklarıydı belki evet. Yani özne kadın. Burun kıvrılır çokça, çünkü ne ev içi emek heyecan verici gelir, ne de kadınların anlatıcısı olduğu sorunlar. Bu yüzden kapağın haber verdiği birtakım kadınlar tabii ki, ama bizim kabul etmeye gönül indirdiğimizden de fazlası. Biz kadınların sesini sadece bizim alıştığımız mağduriyet içindeyse duymaya tahammül edebiliyoruz, oysa Pembe Kızıl’ın kadınları dikbaşlı ve sanıyorum biraz gevezeler ya da anlatmayı seviyorlar diyelim. Yine de unutmadan söyleyeyim, kadın edebiyatı, göçmen edebiyatı, şu–bu edebiyatı diyerek metinleri bir yerlere hapsetmek sinsice bir dışlama biçimidir.

“Ah şimdi oldu, bu çayın demi tam yerinde. Bak öğreniyorsun yavaş yavaş. Öğreneceksin.”

“Teyzelere Çay Saati” adlı öykünüzden alıntıladığım bu cümleler bana Didem Madak’ın şu sözlerini çağrıştırdı:

“Hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp kitabî şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirler.”

Bir kadın için ütüden, çay demlemeyi öğrenmekten kurtulmak… Öykü yazıyor olmak bu kurtuluşa bir katkı sağlar mı?

Ütü yapmak ya da çay demlemek öyle bir seçim biçiminde sunuluyor ki önümüze onları yapmayı seversek safımızı kendimizi reddeden bir yerde seçmiş olmak zorunda kalıyoruz. Oysa ben çay demleyip içmeye, teyzemlerle, halamlarla takılmaya bayılırım. Ama bu eylemler hiçbir zaman sadece kendileri değiller. Ne zaman ki kadınlar dışındaki herkes kadınları tanımlanmaktan vazgeçmeye tenezzül ederler o zaman seçtiğimiz şeyleri sadece kendimiz için seçmiş olabiliriz. Bu yüzden biz yaşamın gündelik ve çok sıradanmış gibi görünen gizli mayınlarla dolu arazisinde “safını seç” diye kulağımıza fısıldayıp duran bir sesi dinleyerek yaşamak zorundayız. “Kişisel olan politiktir.” O denli basit ve doğru bir laf ki, bizim meselemizi daha güzel hiçbir şey anlatamazdı.

Bu yüzden çay demlemek, jilet gibi ütülemek, soğanları küp küp doğramak, kahvenin köpüğünü tutturmak, domatesi kabuğuyla pişirmek bizim hapsedildiğimiz yerler olduğu sürece, hesaplaşmamız da orada sürecektir. Bundan muaf değiliz ki, neden kadın olduğumuz halde bir yabancının dublajını kullanmak zorunda olalım? Evimizi kendi ellerimizle yapacaksak neden bir başkasının elini ödünç alalım? Yazı da bir ev inşası işte, ama tuğlalarımız eski evimizden bize yadigâr kalanlar. Başımıza yıkılan ya da bizim yıktığımız eski evimizinkilerden başka kullanacak neyimiz var yeni bir ev için? Neden bir başkasının evinin tuğlalarını ödünç alıp eğreti bir ev kurmaya kalkalım? Daha doğrusu ev eğreti olabilir de harcı eğreti olmamalı. Başkasının sözcükleriyle konuşmamız neden gereksin? O yüzden öykü de, metnin her türlüsü de burada olan bitenden azade değil ama yazmasaydık çıldırırdık o ayrı mesele. Çünkü bize katıksız kendimiz olabileceğimiz bir başka alan bırakmıyorlar.

Kadın-yalnızlık-cinsellik üçgeni kurulabilir Pembe Kızıl’da. Çünkü kitaptaki öyküleri birbirine bağlayan ana meseleler bunlar. Yalnız bir kadının gözüyle bütünleyici cinsellik…

Tek başına cinsellik değil mesele elbette, ama kıstırıldığımız ve indirgendiğimiz yer orası olduğu için oraya bir pençe atmadan bırakamayız işin peşini. Belki mesele bu kadınların anlatmayı çok istemeleri, anlatacak çok şeyleri olacağını düşünmeleri. Bütün gün sınıfta parmak kaldırmaya cesaret edemeyip eve gelene dek kendi kendine konuşan ve anlatmaya aç bir öğrenci gibi söylenip durmaları ya da bunu yapmak zorunda bırakılmaları. Aslında bu suskunluk salt kadınlara özgü bir şey değil, ezilen olmaya özgü bir şey. Çünkü genelde ezilirken, hakkınız yenirken bir de buna ek olarak sesinizi çıkarma, meramınızı anlatma meselesi çıkıyor ortaya.

Ses çıkarmak da ayrı bir cesaret ve cüret meselesi. Mağdur, hakkının yenmesine tepki göstermek yanında bir de kendini anlatabilmek istiyor ama yapamıyor. Bu bağlamda da sadece yalnız kadınların değil yalnız bırakılan, uyumsuz ilan edilen herkesin yaraları bunlar.

Karakterlerinizin iç dünyasına girmeyi mi yoksa izlenimci bir yazar olmayı mı tercih edersiniz?

Sibel Öz’ün bir yazısı vardı, “Öykü Hamurunda Kadın Eli” diye. Orada değindiği bir şey vardı, anlatıcının ‘ben dili’nde diretmesi meselesi. İşte mesele bu, ben dilinde olmayı yeğlerim ben. İç dünyaya girmekten anladığım bu. Ben dilini kullanmak içeriden konuşmayı yeğlemek demek. Ben dili, her karakterin kendisi oluvermek demek, o yüzden tam da iç dünyaya girmeyi yeğliyorum. Bambaşka yaşamları dışarıdan bir gözlemci gibi izlemek ve izletmek yerine onların dilini benimsemekten yanayım. Her anlattığınız öykünün dilini sevmek ve kabullenmek gerek, ben dilini kullanmak tam da bu kabullenmeye işaret ediyor.

Karakterlerinizin kimliklerinin ve düşüncelerinin okuyucuya yansıtılmasında hafızalardan kopup gelen parçaların anlatıya yerleştirilmesinin ne derece önemi var sizce?

Evet bellek, anımsamak, geçmişle ilişki kurmak benim karakterlerim için önemli. Anlatıcıların dönüp dönüp takıntılı birinin anahtarını yanına alıp almadığını on dakikada bir bakmaları gibi belleklerini yoklamaları bundan. Geçmişim yerinde mi, ben kimdim, heh oydum değil mi, evet oydum. Anımsamak belki insanın durduğu yerinden kendisini emin kılmasının bir yolu olduğundan tedirgin bir durum galiba. Güzel anıları anımsamakta bile bir tedirginlik var sanırım, bulunduğunuz anı gerekçelendirmenin, kendi gözümüzde meşrulaştırmanın bir yolunu arıyorsunuz.

Belleğin bir anlamı da geldiğiniz yolun bir haritasını elinize almanız demektir. Vardığınız yere nereden geldiniz bunu ancak belleğinize sahip çıkarsanız bilebilirsiniz.

Öykü ile nasıl bir serüveniniz oldu? Melike Belkıs’ın, geçmişten günümüze akrabalık ettiği öykücüler kimler?

Belki tek tek yazarların isimlerini vermek yerine öyküyle ve anlatmayla nasıl bir serüvenim olduğundan söz edebilirim. Yani akrabalık ettiğim öykücülerden değil, çünkü çok uzun sürer bu liste, birini söyleyip birini unutmuş olmak istemem, o yüzden de öykücülüğü öğrendiğim akrabalarımdan söz edeyim. Ben geniş kocaman ailelerde, sesleri göğe yükselen kadın akrabalarla dolu öğleden sonralarda büyüdüm. Anlatmayı çok seven, dinlemeye bayılan kadınlardı bunlar. Öyle ki çay saatleri her gün de toplansalar bir türlü yetmezdi onlara, hep tadı damaklarında kalırdı, bir türlü sohbete doyamazlardı. Köy yerine yapılacak yeni evlerden, çarşıda yaptıkları çetin bir pazarlık macerasına, geçen akşamki dizide kimin kiminle evlendiğinden tutun da iki gece önce rüyalarında gördükleri gelincik tarlasına dek anlata anlata bitiremedikleri çok önemli mevzuları vardı hep. NATO zirvesinden daha önemli meselelerdi bunlar. Ben de dinlemeyi hep çok sevdim. Anlatmanın nasıl da ekmek ve su gibi bir gereksinim olduğunu onların sofralarından öğrendim sanıyorum.

https://m.bianet.org/biamag/kitap/174513-safini-sec-diye-fisildayan-bir-sesi-dinleyerek-yasamak-zorundayiz

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ