Nilay Özer ile Söyleşi / Levent Karataş

  • 27 Nisan 2018

Levent Karataş: Müziğe mi geçtik şiirde, harmoniden? Bir de “şehirde jazz var” bir rock-şiir olabilir mi?

Nilay Özer: Rock, jazz ya da blues olabilir, arka planında bu müzik türlerinin yarattığı bir söyleme-biçimlendirme arzusunun izleri var. İyi bir müzik dinleyicisi değilim aslında. Dahası bu konuda bir “Eraserhead” zihnim. İsimleri, dönemleri, albümleri hızla siliyorum ve bir duygusal etki kalıyor geriye. Müzik ancak çok ayrıksı ise, nota dizileriyle konuşurmuşcasına ya da belirgin bir duygusal yoğunluğun bedeni olacak kadar somutsa ilgilendirmeye başlıyor beni. Bazı parçalar, bir ilk dize, bir içerik ya da yapı önerebiliyor şiir için. Mesela bir süredir “Loverman’in ruhunun ve yapısının sirayet ettiği şiirler yazsam” diyorum. Bir Nick Cave ve Bad Seeds parçası ama ben önce Metallica cover’ını dinledim. Alışılmış bir döngüsü olmayan, tekrara dayanmayan, kısacası metal, rock falan diye sınıflandırmadan, “progressive”in kelime anlamıyla kademe kademe ilerleyen, değişen, dozu gittikçe artan müzik yapısı ilgi çekici. Harmoniden müziğe geçiş midir bu, bilemiyorum. Sözcüklerle üretilen üzerinde müzik de resim gibi, başka şiirler, romanlar, konuşmalar gibi etkili olabiliyor ama müzik daha mı belirleyici acaba? Çoğu zaman böyle düşünüyorum sanırım. Müzik bir dünya görüşünün, bir ruhsal donanımın, bireysel birikimin işaretlerini taşıyor. Her tarzın kendine özel bir matematiği var. Sözcüklerle, sentaksla mümkün olabilecek manevraları, istiften doğacak ruhu belirliyor. “şehirde jazz var”ı ya da aynı bölümdeki diğer şiirleri elektrik gitarlar, davullar eşliğinde hayal etmek güzel. Belki bir gün az çok değişerek de olsa müzikle buluşurlar.

L.K.:  Coşkusunu mu, yabanıllığını mı, metafizik olanını mı ezbere biliriz İsmet Özel şiirinin?

N.Ö.: Seninle ilk defa Yasakmeyve-Komşu Yayınlarının doğum günü kutlamasında yan yana geldiğimizde ezberden İsmet Özel okuduk birbirimize. Ezberin benimkinden iyiydi. 16 yaşımdaydım İsmet Özel şiiriyle tanıştığımda. Adam Yayınları, Şiir Kitabı adıyla, 1982 baskısı. “Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü”ne kafayı takmıştım. Sorular, isyan duygusu, soğuk sular dökünüp sokaklara fırlamak, “kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda” dizesi falan. Sonra o kitaptaki her şiirin ayrı ayrı içinde yaşadığım ilk gençlik günleri. “Kendi Sesinden Şiirler” adıyla 2 kasetlik bir seti vardı. Teypten dinlemek ezberi çok kolaylaştırıyordu tabii. Zekâya ihtiyaç duyduğu zorluğu sunan, ruhu heyecanlandıran bir varoluş önermeliyse sanat, bende o şiirleri ezberleme iştahı yaratan buydu. Geçenlerde Erbain’i aldım raftan, bazı dizeler gereksiz biçimde sert, köşeli, afra tafralı geldi mesela. Çok hızlı değişiyoruz, dil de çok hızlı değişiyor. İsmet Özel’in kimi şiirleri var ölmez, değerlerini yitirmezler ama kimileri de şimdiden fazla eril, fazla konuşkan, sözcüklerin yüklendiği değerler eskimiş. Aslında devrimci döneminin şiirlerinde de metafizik var tabii. Romantiklerin kullandığı anlamıyla bir “yüce” fikrinin, aşkın olana ulaşma arzusunun beslediği büyük bir dil kurma, büyüleme çabası da var. Dediklerinin üçü de etkiliydi sanırım. “Yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa / O şehirden öc almanın vakti gelmiş demektir”. Özel’in düzyazılarına, siyasi dönüşlerine falan hiç girmeyelim.

L.K.: “bir yaprak kımıldadı üç serçe ürktü / ben bunu daha önce yaşadım…” Neydi daha öncesi yaşadığın?

N.Ö.: Bende kaynağını az çok bildiğim kesif bir korku var. Tüm korkular gibi ölümle fazlasıyla ilgili. Kendimi sıkı sıkı tuttuğum için ölmediğime inandığım var ortada mesela. Bir metre yükseklikten denize atlayamam, kendimi bıraksam her şey biter. Aklıma tuhaf şeyler geliyor. Bir hatırlama ya da bir çarpıtma diyelim. Sanki üstü formika kaplı bir masada ailece yemek yiyoruz huzurla, dışarıda sakin ve buharlı bir yağmur var. Birden açık balkon kapısından içeri yıldırım giriyor, masanın ortasına düşüyor. Bunu yaşadım sanıyorum mesela. Soruyorum, bir yıldırım düşmesi meselesi var çocuklukta, üst katta oturan teyzemlerin evine, bir zarara da yol açmamış falan. Üstelik ben orada değilmişim bile. Bu imge ya da sahne korkuyla kavrulmuş ruhumun ürettiği bir yığın benzer sahneden biri. Yok olmaktan neden bu kadar korkuyorum şimdi hiç girmek istemediğim konular ama senin sorun öncelikle böyle bir korkuyla ilgili. Bir yaprağın kımıldaması üç serçenin ürkmesi gibi şeyler, küçük bir çıt sesi bir çatlağa doğru yuvarlanmadır. İnsanlık tarihinin sayısız kanlı “olay”ı, soykırımı, insan şiddetinin üretebileceği her acı aynı duygusal bağlanmayı pekiştiriyor. Sakinliğin, huzurun içinde hep bir saldırıya uğrama, yok edilme endişesi var. Kuşları yapraklardan, insanı insandan, halkları halklardan kaçıran. Kişisel ya da toplumsal bir yığın yaşantı ve geçmiştekilerle hesaplaşmaya çalışırken bugün Ortadoğu’da yaşananlar…

L.K.: Şairin, şiirin şifreleri üzerine konuşmuştuk. Şiirinde kullandığın “gizlilik derecesi maksimum” bir şifreni deşifre etsene!

Pablo Picasso, “Boğa Başı” (1942)

N.Ö.: Güzel soru. “dalgın bir matador için ağıt” başlıklı şiirde, “doğrusu sana sonsuzu verdim / bir öfkeden umulmaz o büyü çağrısını boğadaki bisikletin” diyorum. Picasso’nun bisiklet selesi ve gidonu ile oluşturduğu bir boğa heykeli vardır malum. Bisikletteki boğayı görmüş, bu bana barışçıl gelen bir görme biçimi değil. Şiirimdeki matadorsa boğanın karşısında, onunla göz gözeyken boğadaki bisikleti görüyor. Boynuzlarını gidon, yüzünü ise sele olarak. Dikkatinin en yüksek olması gereken anda dalgın. Bu da onun sonu tabii.

L.K.: Zeynep Köylü ile çok gülüşmüştük demiştin. “hiçbir türküde geçmiyor adım belki de kusurum bu” şiir başlığı, esprisi için. İsimleri kusurlu bulur musun?

N.Ö.: Türkülerde geçen bir ismim olsun isterdim. İsimler pek çok anlamda önemli tabii. Öncelikle sosyolojik bir konu. Hangi toplumsal sınıfta en fazla hangi isimler seçiliyor? İdeoloji isimlere nasıl yansıyor? Dinî, millî meseleler, kimlikler, aidiyetler nasıl isimlere dönüşüyor? Kimlerin ismi neden değiştirilmiş? “hiçbir türküde geçmiyor adım belki de kusurum bu” başlıklı şiiri, her anlamda eşsiz bir insan olan, şair dostum Zeynep Köylü’ye adadım. Zeynep, çocukluğumdan beri en sevdiğim türkülerde geçen bir isim diye değil yalnızca tabii. Zeynep için duyup düşündüğüm bir malzeme şiire dönüştüğünden. Leyla ismine duyduğum imrenme de “hare” başlıklı şiirde, “kıskandığım şu ki leyla ve leylak / dünya ben olmasam da yaratılırdı” dizesinde geçer. Gizlilik derecesi maksimum değil belki ama önceki soruya da uygun bir açıklama: Bu dizede, seçilmiş insanlar olarak peygamberleri feminist bir karşı çıkışla ele alan bir tavır var. “Levlake levlak lemâ halaktül-eflâk”, yani İslâm peygamberine hitaben “Sen olmasan kâinatı yaratmazdım” denilmesinin, seçilmemiş insanları hele ki hiç seçilmemiş kadınları sınıflandırma/yok sayma biçimi. Ses benzerliğine dayalı basit bir oyun, “levlake levlak”-“leyla ve leylak”. Tabii çözümleme istersen konu çok uzun. Eric Clapton’ın “Layla”sını dinlerken, “adım Leyla olaydı” diyor insan. İsimleri kusurlu buluyor muyum? Evet. Her isim eksik ve kusurludur. Dil de bir mesafedir ya da bir mesafeyi ancak belli bir oranda kat edebilir.

L.K.: “gelenler ne bulacak?” Bir soru ile giriş yapmışsın kitabının son bölümüne. Gelenlerin ne bulacağının yanıtını mı, yanıtsızlığını mı yazdın son bölüme?

N.Ö.: Gelenlerin ne bulacağını yazdım. Soykırım ve felaket. Gelenler toplu mezarlar, gözlük ve giysi dağları, işkence araçları, fırınlar, kolları bacakları kopmuş çocuklar, atom bombası müzeleri bulacak. Yaşam insanın insanı kırmasının belgeleri ve kalıntılarıyla dolu. Yazılacak, işaret edilecek çok katliam da dosyanın dışında kaldı. Irak’ta ve Suriye’de olanlar ve İslam adına yapılan katliamlarla geçmiştekilerin ağırlığıyla hesaplaşmaya çalışan ben dağıldım bir anda. “İnsana dair ne biliyorsam yanlış” dediğim bir yere geldim. İnsanın yeryüzünde kurduğunu bundan daha yanlış anlayamazdım.

L.K.: Auschwitz ve Gazze. Son bölümdeki ilk iki şiirinin altına konum adları olarak yazmışsın bu yer adlarını. Benzer acılar yaşıyor insan,  dedim bir kez daha kendi kendime. Kan tarihi dışında bir tarihimiz olacak mı?

N.Ö.: Olmayacak. Çok üzgünüm.

L.K.: Dead Can Dance “ol!..” kitabında, şimdi de Pink Floyd korkuluklara giysi yardımı’nda, neden?

N.Ö.: Dead Can Dance, ol!..’daki şiirlerin yazılış sürecinde çok dinlediğim bir gruptu. Şimdi cümleyi böyle kurunca aramıza mesafe girmiş gibi algılanmasın. Bana dokunan, beni ben yapan kaynaklardan biridir. Yüce, aşkın, doğaya özgü, gergin, tekinsiz bir müzik. Dead Can Dance dinlerken zihnin çözülmesi, sözcüklerin bir yaşam üretmek üzere yan yana gelmesi kolaylaşır. korkuluklara giysi yardımı şiirin işlevini sorgulayan, söz-eylem arasında şiire yer arayan bir sorgulama üzerine kurulu. Müziğin dile katkı sağladığı referanslar anlamında da farklı bu yüzden. Pink Floyd değil de Roger Waters dememiz gerekiyor tabii. Kitabın sonunda yer alan “park” başlıklı şiirde Waters’ın The Wall efsanesinden sızmış bir ruh var. Gezi olaylarının ardından The Wall turnesiyle İstanbul’a geldi Waters ve duvara Gezi’de kaybettiğimiz canları yansıttı. Konserin ilk yarısında domuz balon göğe yükseldiğinde içimde biriken ne ise patladı. “Al şimdi bu domuzu biraz sen gezdir”. O domuzu hepimiz her an gezdirmeliydik çünkü üstünde devlet şiddetine karşı sloganlar yazıyor. Dünyanın her yerinden insanlar balonun üzerine yazılsın diye cümleler gönderiyor. Gezi boyunca kabaran coşku, öfke, umut orada sözcüklere dönüştü. “Söz eylem midir?” diye sormak isteyen, kendini çaresiz hissetmekten bıkmış benim için gerçek bir umut anıydı.

L.K.: Ece bir milat mıdır? Şiirde ve dilde?

N.Ö.: Konudan konuya atlıyoruz ve sen bunun farkındasın  “Ece Ayhan bir milattır” diyemem. Milatlardan biridir ama her şair milat olmak zorunda belli açılardan. 1950’ler hem şair hem öykücüleriyle milatlar içeriyor. Ece Ayhan benim çok beslendiğim bir şair değil. Devlet ve Tabiat kitabı çok önemli, ayrıksı bir yere sahip. Ece Ayhan’ın şiir serüveninde de öyle. Kınar Hanımın Denizleri, Bakışsız Bir Kedi Kara, Ortodoksluklar dilde cümlede, sözcüklerde türlü ihlal ve kırılmalar içerir ama benzerlerini dönemin başka şairlerinde, öykücülerinde, mesela Feyyaz Kayacan’da da buluruz. Bu üç kitabından bana parçalar, atmosferler, sinemasal kesitler oluşturma bilgisi kalmıştır. Şiirler, şiir olarak bütün bir ruha bir edaya sahip değildir. Bu nasıl bir şiirden etkilendiğimizle ilgili, bireysel bir değerlendirme elbet. Turgut Uyar’ın “İncil”ini severim, anlatıya, anlatı içinde yitmeyen şiire hayranım çünkü. Ece Ayhan şiirinin iletişim düzeyi, kurgusu çok farklı. “Ham hayalin peşindeyim” falan der ama bunu ne kadar başarmıştır bilmiyorum. Devlet ve Tabiat’ta bambaşka bir şiir çıkar karşımıza. Orada sözcük, kesitler başlı başına göstergeler değildir artık, iletişim kurması kolaydır. Şiir çözümlemekten anlamıyor da değilim ama Devlet ve Tabiat’tan sonraki kitaplarında da abartarak anlatabileceğim bir içerik, biçim, tamamlanmış bir şiirden sızan bir enerji denilebilecek bir yapı yada eda bulamıyorum. Atonallik meselesine dikkat çekmesi, kanto yazması, şiir-tarih ilişkisiyle ilgilendiriyor beni Ece Ayhan. Yine de seçtiği araçlarla, ortaya çıkan şiirlerin yarattığı etki açısından tartışabileceğim çok konu var. Ve tabii “Akdeniz akdeniz’de çay içerken yaratılıyor” gibi unutulmaz dizeler.

L.K.: 1926 ‘da yağan yağmur, hangi filmden ya da hangi hikâyeden yağdı “sevgilim beni ölü ele geçirdin” şiirine?

N.Ö.: Yağmur dünyada gördüğüm en güzel şey, bir gün öldüğümde sorarlarsa söyleyeceğim. Filmlerde de yağmur sahnelerini bir başka coşkuyla izliyorum. Bu şiirdeki yağmur Dziga Vertov’un Dünyanın Altıda Biri adlı belgesel filminde kısa bir süre görünen bir yağmur. Ele geçmiş bir yağmur. Başa sarılan, sona alınan, isteyince yağdırılan…

Dostluğun ne güzel Levent, çok yaşa.

 

 

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ