İsmail Cem Doğru ve Mustafa Fırat’la Kirpinin Okları 4.Bölüm

  • 21 Temmuz 2018

İsmail Cem Doğru: Sanırım değişen dünya değil sadece. Dokunduğumuz hiçbir şey aynı değil. Sende de durum farklı değil. Kuşaklar yer değiştiriyor. Yaş aldıkça ve Yıllıklardaki yerin her yıl biraz daha yukarılara tırmandıkça neler değişiyor senin hayatında?

Mustafa Fırat: Kaç zamandır kendimi kitaplara verdim. Elime kalem almadım. Doğru dürüst yazmak da içimden gelmedi. Düşünüyorum. Daraldığımda görüştüğüm, takıldığım ender kişilerden birisin. Bir dert ortağı, bir şair, bir dergici, bir yayıncı olma özelliklerini kenara bırakıyorum. Neden böyle olduk? Bir umut doğuyor bazen diyorum ki güzel olacak doğan gün; bazen de Uyar’ın şiirindeki gibi o tel cambazının ruh halini yaşıyorum. Kahır ediyorum nedensiz. Nasıl bir ruh halidir bu İsmail? Mesela bizim büyüklerimizden aldığımız bir görgü vardı. Bir nezaket. Şimdilerde sadece bir kadının adı kaldı. Bir dergi, bir kitap gönderiyorsun. Geri dönen, incelik olsun diye teşekkür eden dahi azaldı. Rakamların arasında ne büyüyorsa artık?!Yahu İsmail neden güzel adamlar birden aramızdan ayrılıyor? Mesela ben Enver Ercan’ı özlüyorum. Çok özlüyorum. Toprağı gür ışığı bol olsun…

İCD: Bak bunu sevmediğimi itiraf etmeliyim. Enver Ercan’ı kaybettiğimizde onunla birlikte pek çok ayrıntının geride kaldığını belirtmiştik. Enver Ercan kişiliği ve yetişme koşulları gereği bugüne ait olmayan değerleri temsil ediyor. İşin kötüsü dün öğrendiğimiz edebiyat da bugüne ait değil. Aslında edebiyatın bugünkü formunu bulma görevimiz yok. Ama değişen insan figürüyle uyum yakalamak durumundayız. Bak seni bu kadar hüzünlendiren, Enver Ercan’ın görgüsünü mumla aratan şey gördüğün değişim. Emek vermeden elde etmeye odaklanmış bir nesille karşı karşıyayız. Bu edebiyat ortamından bağımsız bir durum… Sana bir sır vereyim. Bunun geriye sarması da mümkün değil. Yeni yayıncılık koşulları, yeni yazın biçimleri ve yeni metotlar hep bu girizgah üzerinden ilerleyecek ve oluşturulacak. Belki de gördüğümüz en büyük kuşaklar arası çatışmaya hazırlanmak durumundayız.

MF: Şiir nerede diye sorduğumuz dönemlerden geçiyoruz. Birbirini okumayan insanların arsından sıyrılıp onları iteleyerek geçtiğimiz günlerden. Şiir nerede İsmail? Şairin bol şiirin olmadığı günlere denk gelmek nasıl bir şey? Sen ne düşünüyorsun?

İCD:İnsanı, hayatı ve dünyayı açıklamak için yazılmış milyonlarca kitabı, düşünceyi, binlerce teoriyi, bilimsel araştırmayı özetleyen ve içine tam olarak alabilen iki sözcüğü aklıma düşürüyorsun. Biri ‘süreç’ diğeri de ‘sonuç’. Bu iki sözcüğün içine giremeyecek hiçbir bütünsel ayrıntı yok. Şimdi süreç dediğin de bütünün neredeyse yüzde doksanı. Geri kalan yüzde onluk bölüm sadece sonuç… İnsanlar önce süreç odaklı çalışmalarla başlayıp sonuç alıyorlardı. Sonra bu ikiye ayrıldı. Süreç odaklı çalışmalar yapan insanlarla sonuç odaklı çalışmalar yapan insanlar oluştu. Sonuç odaklı insanlar birer yıldıza dönüştüyse de içi boş olmakla suçlandı. Süreç odaklı insanlar çalışmalarını kazanca dönüştüremedi ve bir kesim tarafından aptallıkla suçlandı. Ama uzun süredir böyle bir kısır döngü etrafında dünya biçimlenirken yeni bir döneme girdik. Süreç odaklı düşünen insan sayısı bir hayli azalırken sonuç odaklı düşünce her yanı sardı. Şu an şiirden çok şair var dedirten durumun gerekçesi bu ne yazık ki. Herkes hızlıca sonuç istiyor. Ödev yapmadan öğrenmek, çalışmadan yüksek not almak, cin olmadan adam çarpmak, sevişmeden çocuk sahibi olmak, cinsiyetini boyunu kilosunu ve maddi durumunu tayin edebilmek istiyor. Hızlıca ödül almak, kitap sahibi olmak, antolojilere girmek, saygı görmek, yarışmalarda jüri olmak, dergilere dosya konusu olmak, panellerin aranan ismi olmak istiyor. Yirmili yaşlarda bir şair mesajlara dönmüyor. Yazı istiyorsun, berbat bir metin çıkarıyor ortaya. Şiir istiyorsun, yayımlamak şartıyla gönderen var ya da “her yere vermek istemiyorum” gibi aklın sınırlarını aşan cümleler eden arkadaşlar var. Birinin onlara bu cümleleri içlerinde saklamaları gerektiğini öğretmesi lazım, ama bunu öğretecekler ya artık aramızda değil ya da çok yorgunlar.

MF:Kendimi şiirin bilgisini tanımaya, içinde evirip çevirip başladığım günden beri, yazmakta olduğum şiirle ilgili olduğum kadar başka şairlerin yazdıklarına da dikkat kesilmeyi ihmal etmedim. Biliyorsun Mühür dergisi ve Mühür Kitaplığı Yayınları’nın şiir serüveni de böyle doğup gelişti. Bu benden çok şey aldı; ama kendi şiirimi diri tuttuğum kadar şiiri diri tutanlarla da böylelikle selam ediyorum, ettim. Sence bugün kaç kişiyi söyleyebilirsin şiiri diri tutanlar arasında?

İCD:Şiiri diri tutmak her şeyden önce kendi beğeni sınırlarını ehlileştirmekle başlıyor sanırım. Nurullah Ataç, Yaşar Nabi, Cöntürk, Memet Fuat gibi isimler –ki bunların bazıları şair de değil- şiirdeki devinimi doğru gözlemleyip dönüşümlere olanak tanıyarak senin diri tutmak dediğin eylemi hayata geçirmişler. Sonralarda ekol saplantısıyla bir ayrışma yaşanmaya başladığını gözlemliyoruz. Senin Mühür’ün başlangıç serüvenin de böyle bir dönemi içeriyor. 2003 yılında birlikte düzenlediğimiz Oktay Rıfat etkinliğinde saf şiirin hamiliğini yapmayı tercih etmişken bugün bambaşka bir Mustafa Fırat portresiyle karşı karşıyayız. O süreci geride bırakıp bir akımın değil şiirin hamiliğini yapmaya başlamanla birlikte Mühür hem yayıncılık anlamında hem de dergicilik açısından Türk edebiyatı tarihine mührünü vuran büyük bir yapıya dönüştü. Sorduğun soruyu buradan düşünmek lazım. Bu anlamda Kaos Çocuk Parkı Kollektifini merakla izliyorum. Çevrimdışı İstanbul önemli bir boşluğu kapatmaya aday. Kurşun Kalem ve Caz Kedisiyle birlikte İzmir’in daha etkin bir çalışma alanı yaratacağı düşüncesindeyim. Ve Yayınlar, Meda Kitap gibi projeler de oldukça başarılı ilerliyor. Sayabileceğim başka dergiler ve yayınevleri de var. Taşrada da kentlerde de başarılı organizasyonlar bulunuyor. Bunları büyütmek gerekli… Devamlılık ve bütünleştirici tutuma ihtiyaç var. Şu an senin uyguladığın gibi… Sanırım Enver Ercan bunun en önemli uygulayıcısıydı.

MF:Aklıma daha önce de yazmış olduğum ya da ne bileyim söyleşilerde paylaştığım bir film vardı. Değinmek isterim yeniden. Belki sen de hatırlarsın. 1994 yapımı olağanüstü bir film. İl Postino (Postacı) Şili’li büyük şair Pablo Neruda, ülkesinden sınır dışı edilince bir süre İtalya’nın bir adacığında yetkililerce gözetim altında sakin bir hayat geçirir. Balıkçılıkla geçinen adanın bir yamacında ona her gün, büyük çoğunluğu şiirlerine hayran kadınların gönderdiği mektupları, filme adını veren Postacı’dan alır. Bisikletiyle yamacı tırmanan Postacı, balıkçılığı bünyesine bir türlü kabul ettiremeyen naif, hassas biridir. Şairin şiirleriyle kadınları nasıl etkilediğiyle ilgilidir daha çok. Şairden bu konuda yardım ister.  Çok geçmeden Beatrice’e âşık olur ve şairden gördüğü destekle, ilişkilerine son derece çarpıcı bir reddiye düzen teyzeye rağmen kızın gönlünü şiirle çalar. Postacımız Beatrice’e, Neruda’dan aşk şiirleri söyler: “Gülüşün yüzümde bir kelebek gibi dolaşıyor” Teyzeye göreyse “Bir sarhoşun barda kıçını ellemesi, birinin gülüşün bir kelebek gibi yüzümde uçuşuyor” demesinden daha fecidir. Kıza göre sözlerin bir sakıncası yoktur; ama Teyze tam tersin düşünür. “Sözler en kötü şeylerdir” Teyze, meseleyi tam kökünden kavramıştır. Soluğu derhal Neruda’nın yanında almıştır. Postacı’nın yazdığı bir notu gösterir ve olacaklara engel olmasını ister. Düşünsene sahip olduğu tek şey ayaklarında mantar olan bir adam yeğeninin gönlünü bir fırın gibi yakmıştır.Ayaklarında mikrop varsa da ağzından sihirli sözcükler dökülmektedir. Önce, gülüşü bir kelebeğe benzeterek masumca başlayan sözleri şimdi “göğüslerinin bir alev gibi” olduğuna ilişenleri takip etmektedir. Neruda, Teyze’yi yatıştırmak için bunların gerçekliğinin olmadığını sadece hayâl olduğunu söylese de Teyze, yeğeninin “ellendiğini” düşünmektedir. Kağıtla ulaştırılan son şiir bu yüzden gerçeği söylemektedir. Çünkü yeğeni çıplakken aynı şiirde anlatıldığı gibidir. “Çıplakken, güzelliğin çıplakken bir adadaki bir adadaki gece kadar narinsin. Ve saçlarındaki yıldız.” Senin de tahmin edeceğin gibi sonrasında bir tehdit savurur Teyzemiz. Ama olanları engelleyemez. Neruda’nın şahitliğinde nikâh kıyılır. Çok geçmeden de Neruda’ya af çıkar ve ülkesine döner. Postacı ve ailesi, bu komünist şairi gazetelere yansıyan haberlerden el verdiğince takip ederler. Zaten Postacımız da onun zarif etkisiyle komünizme ilgi duymuştur. Kendince şiirler yazmaktadır. Ne var ki ona Beatrice’iâşık eden şiir yazma tutkusu canına mal olmuştur. Bir işçi kutlamasında şiiri okuması için kürsüye davet edildiği sırada polis güçleri hareket geçmiştir. Postacımız ölmüştür. Neruda yıllar sonra onu görmeye adaya karısıyla döndüğünde bu acı haberi alır. Geride, adı Pablito olan bir erkek çocuk kalmıştır ondan.

Son zamanlarda çok düşünüyorum. Kulaklarda çınlayan bir kristal ses gibi. İnsanlar şiiri gereksinir mi? Ben bu sorunun cevabını bilmiyorum. Zor görünüyor ya da bana. Ama bilinmez. Tek tek bazı insanlar şiiri gereksiniyor. Fakat toplum şiiri gereksinmiyor! Ne yapmak lazım? Kim bilir belki de bugünün yenilikçiliği belki de şiirde klâsik tavrın aristokratlıktan arınmış seçkinciliğinde yatmaktadır.

İCD:Postacı ne diyordu Neruda’ya: şiir yazanın değil, ihtiyacı olanındır. Ama postacının şiire ihtiyaç duyduğunu anladığı sürece de bakmak lazım. Şiirin ve şairin toplumda nasıl algılandığına bakmak… Bu algı karşısında şairin nasıl tavır aldığına da… Bak sana birbirine karıştırılan bir şeyden bahsedeyim. Platon’un genlerinden kalan seçkinci tavrın esir aldığı şairin kafası karışık. Hem elit olmak istiyor hem Marx’ın ilkelerini görmezden göremiyor. Hem sınıfsal ayrıma savaş açıyor hem de kendi içinde belirgin bir sınıf ayrımının en büyük örgütleyicisi konumunda. Üstelik deneysel metotları yaşamın bir parçası olmaktan çıkardığının da farkında değil. Bir grup halinde birlikte hareket eden şairler ne demek istemektedir. Bir aşiret gibi mi davranmaktadır bir sınıf gibi mi? Bana kalırsa bir hiyerarşik örgütlenmeyi dayatan bu davranışların altında “şiir gereksinilen bir şey değildir” düşüncesini besleyen unsurlar var. 2018 yılında toplumun şiirden daha çok neye ihtiyacı olabilir ki? Umutların bu kadar sömürüldüğü bir ortam da bile toplum şiire sarılmayı aklına getiremiyorsa bunun sorgulanması gerekir kuşkusuz. Ortada şiire irtifa kaybettiren yönelimler var. Nasıl baş edilebilir dersen. Bunu daha çok konuşmalıyız belki de.

MF:İnsana yönelmeli; ama şiiri gereksinecek denli gereksinimlerinin farkında olan insana …  Diğerlerini değersiz olan ne varsa şiirden dışlamalı.

İCD:İnsan insana ağır geliyor belki de senin daha önce de belirttiğin gibi.

MF:Postacı filmi daha önce de söyledim. Bana Haşim’e sinemayla alakalı yazdıklarından yola çıkarak söylersem tattırdığını tattırdı.  Ne diyordu: “Sinema, böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça, yorgun başın munis bir sığınağıdır. Her zevkini kaybetmiş ruhu, çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta, basit musikî, tatlı bir ninni vazifesi görür. Ben en güzel ve dinlendirici uykularımı sinemanın, ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlığına borçluyum.” Diyordu.

İCD:Oradan uzaklaştık sanırım. Gözüne sokulanı gören, en yakın sesleri duyan, duyduklarına koşulsuz inanan ve en önemlisi muhakeme gücünü tamamen kaybetmiş insanlardan gidip sanatı bulmalarını beklemek ne denli gerçekçi olabilir bilmiyorum. Bugünün metotları ortada aslında benzer yöntemleri kullanmak gerekiyor. Dergileri her yere ulaştırmak, kitapları herkese okutmak, okutmayana dinletmek, dinlemeyenin gözüne sokmak gerekiyor. Sosyal medyayı elektronik alanları, teknolojiyi ve daha aklıma gelmeyen tüm imkânları kullanmak gerekiyor. Ama şairin bireysel kurtuluşu hedeflediği bir yerde de bunlar gülünç geliyor doğrusu.

MF:Pozların peşinde olanlardan geri duruyorum. Kendine dokunana kadar sessiz kalanlardan uzak duruyorum. Alakasız zamanlarda bir yerlerden çıkıp yorum yazanlardan yedi köyün delisini görmüş gibi oluyorum. Avazı çıkana kadar gerçekte olmadığı halde –alanının en iyisiymiş gibi görünenlerden sıtkımı kurtarmaya çalışıyorum. Bugünlerde bunlara dikkat ediyorum. Peki sen?

İCD:Bana pek bulaşmıyorlar. Sebebini ben de bilmiyorum, ama benden uzak duruyorlar. Biraz dışlandığımı da hissetmiyor değilim.

MF:2001 yılında M.H.Doğan’ın bir yazısı vardı. Şöyle diyordu: “Şiire nicedir yitirdiği değer yeniden kazandırılmaktadır. Bir şiir, söylediği şeylerden dolayı değil, şiir olduğu ölçüde değerli olmaktadır. Bunun için de “… bir ozanın ilk işi şiir yazmaktır. Ona bunun dışında yüklenen, yüklenmeye çalışılan bütün öbür işler, yaşamasına, yani şiirine gidebildiği ölçüde gerçeklik kazanır. O başka bütün ‘function’larını, kişisel, toplumsal inançlarını, davranışlarını, belleyip savunduğu bütün değerlerini, biraz şairane bir deyişle, aslında bu yeryüzünde hemen hemen ‘biologique’ bir savaşmada tükenip giden yaşamasının anlamını, bir bakıma bu kutsal denilebilecek iş içinde, tartışır, bulur, rahatlar. Yahut  tersi.” Doğan, tırnak içine aldığım bölümü Uyar’ın Pazar Postası’ndaki yazısından ‘Ozanın İşi’ başlıklı yazısından, alıntılayarak sözü yoruyordu. Çünkü inandığı, sevdiği bir şiirdi. İkinci Yeni şiirinin devamını istiyordu ki yıllar sonra dahi o şairlerin sözüyle konuşmasını ya da yazısını devam ettiriyordu.90’lı yılların sonlarıydı ya da 2000’li yılların başı gerçekten de İstiklâl şimdiki gibi değilken, bir ivme kazanmıştı. Acaba mı dedirtiyordu. Şiir eskisi gibi gücüne kavuşacak mı? Hatırla o dönemlerde adım başı kafelerde şiir dinletileri düzenleniyordu. Şiirler okunuyordu. Söyleşiler yapılıyordu. Kıraathaneler gibiydi. Çaya para veriyorduk. Kitaplar imzalanıyordu sonunda. Sence ne yapmak lazım?

İCD:Mehmet H. Doğan’ı tanıyan kaldı mı ona bakmak lazım önce. Sevgili Mustafa, sosyal medya bize fikir veriyor. Paylaşımlara bak, fotoğraflara. Çok şey anlatıyor. Paylaşımların çoğu evlerden yapılıyor, asansörlerden, koltuklardan, balkonlardan. Kafede çay içen dört şairin oradaki varlığının şiire katkısı da tartışılır. Sokaklara dönmek gerekli… Performans şairi diye küçümseyici ifadeleri zırh yapanları da umursamadan sokaklara dönmeli. Sahne kurmalı, etkinliklere davet beklemeyip etkinlik oluşturmalı. Dışarıda kalmanın hüznüyle eleştirmek yerine bir etkinlik de o yapmalı. Edebiyatın kalbi nerede atıyorsa orada bulunmalı. Oraya çekmeli herkesi. İnsanları dergilerle buluşturmalı. İnternet ortamını daha etkin kullanmalı. Şiir videoları çekmeli. Misal sosyal medyada şairler dergileri ellerine alıp birer şiir okumalı ve bunu paylaşmalı. Belki de biz bunlara öncülük etmeliyiz. Belki de hemen yarın başlamalıyız…

MF:Sonra devam edeceğiz. Ama söz bu sefer arayı uzun tutmayacağım…

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ